<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[MediFORUM - Türkiye'nin sağlık forumu - Ben diyorum ki...]]></title>
		<link>https://mediforum.net/</link>
		<description><![CDATA[MediFORUM - Türkiye'nin sağlık forumu - https://mediforum.net]]></description>
		<pubDate>Wed, 04 Nov 2026 17:33:20 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk Şiirleri - Eşsiz Asker Atatürk - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-ataturk-siirleri-essiz-asker-ataturk-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Tue, 06 Oct 2026 14:54:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-ataturk-siirleri-essiz-asker-ataturk-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[EŞSİZ ASKER ATATÜRK<br />
O, bir millete baştı.<br />
Yel oldu, dağlar aştı.<br />
Sel oldu, düşman kaçtı<br />
Tüm dünya buna şaştı<br />
Eşsiz asker Atatürk.<br />
<br />
---------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK VE CUMHURİYET<br />
O'nsuz tarih olmazdı.<br />
O, doğmasaydı.<br />
Tarih kitaplarını yırtardım,<br />
Cumhuriyet kurulmasaydı.<br />
<br />
---------------------------------<br />
<br />
CUMHURİYET<br />
Haykır durma, Cumhuriyet 75 yaşında.<br />
Dört mevsim yaşanıyor, toprağında, taşında.<br />
*    *    *      *<br />
Birbiriyle kaynaşmış Türk Halkı'nın sesi var.<br />
Asrımızın ileri, güçlü Türkiye'si var.<br />
*    *    *    *<br />
O güçlü Türkiye'nin önderi, lideri var.<br />
Elinde meşalesi Yüce Atatürk'ü var.<br />
*    *    *    *<br />
Sarsılmaz irademiz, bükülmez bileğimiz.<br />
Işığıyla aydınlanır uygarlık yolumuz.<br />
*    *    *    *<br />
Cumhuriyet sonsuza, sonsuza ulaşacak.<br />
Bütün diğer devletler ondan geri kalacak.<br />
<br />
Serdar Yıldırım - 1998<br />
<br />
----------------------------------<br />
<br />
BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ<br />
- Dumlupınar Meydan Muharebesi -<br />
Kütahya'ya bağlı Dumlupınar yakınındaydı.<br />
Tarih 30-Ağustos-1922<br />
Beşinci günüydü Büyük Taarruz'un.<br />
Yunan işgal kuvvetlerine karşı<br />
Kesin bir Türk zaferiyle sonuçlandı.<br />
Şahsen yönetilmişti,<br />
Mustafa Kemal Paşa tarafından.<br />
<br />
-----------------------------------<br />
<br />
DEVRİMCİ MUSTAFA KEMAL<br />
Ağaçlara, taşlara, yapraklara, kuşlara<br />
Denizlere, göllere, ırmaklara, çaylara<br />
Gelip geçen yıllara, mevsimlere, aylara<br />
Duygularım coşar, sel olur, seni sorarım.<br />
*            *            *            *<br />
Selanikim, Samsunum, Ankaram, İstanbulum<br />
Karadenizim, Marmaram, Egem, Akdenizim<br />
Başka izmleri boş ver yeterli Kemalizm<br />
Hedef zirve çünkü ben gerçek bir Türk genciyim.<br />
*            *            *              *<br />
Bir volkan gibi kabardım, kabıma sığamam.<br />
İlkelerinden başkasına gidip sığınmam.<br />
Sen varken uzakta yol gösterici aramam.<br />
Ben bu yurdu emanet ettiğin Türk genciyim. <br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK CUMHURİYET DEMEKTİR<br />
Bu topraklarda Cumhuriyet özgürlük demektir.<br />
Özgürlük Anadolu'da Cumhuriyet demektir.<br />
Özgür olmak isteyen yeni nesillere, <br />
Altın tepsi içinde Cumhuriyeti sunduk biz.<br />
*            *            *            *<br />
Çilesini biz çektik, acısını biz yaşadık.<br />
Yıllarca Kurtuluş Savaşı için ömür törpüledik.<br />
Pek çoğumuz evine geri dönemedi.<br />
Bebeklerimiz bize bir kez baba diyemedi.<br />
*            *            *            *<br />
Vatanımızı savunduk düşmana karşı.<br />
Gündüz ve gece bekledik siperlerde.<br />
Bağrımıza hançer saplandı istemesek de.<br />
Hançeri bağrımızdan çıkarıp düşmana sapladık.<br />
<br />
-----------------------------------------<br />
<br />
SONSUZA KADAR KALBİMDESİN<br />
Ey tarihin kaydettiği büyük komutan!<br />
Bu vatanı kurtardın diye sana şükran borçluyum. <br />
Temelleri çok sağlam Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdun.<br />
Gösterdiğin olağanüstü kahramanlığa minnettarım.<br />
*            *            *            *<br />
Ey tarihin kaydettiği eşsiz devlet adamı!<br />
On beş yıl onurlu ve şerefli bir yönetim gösterdin.<br />
Başarılarından dolayı seni alkışlıyorum.<br />
Gönlümden derlediğim bir demet çiçeği armağan ediyorum.<br />
<br />
--------------------------------------------<br />
<br />
BİR GÜNEŞ GİBİ DOĞDUN<br />
Şan, şeref ve onurla taşıdın Türk Bayrağı'nı.<br />
Olmaz, dediler, bu vatan kurtulmaz, dediler.<br />
Bitti, dediler, her şey bitti, dediler.<br />
Anadolu yandı, yıkıldı, tükendi, dediler.<br />
Sonra sen bir güneş gibi doğdun,<br />
Anadolu'nun bağrında karanlığı boğdun.<br />
*            *            *              *<br />
Yenilmeyiz biz, yeneriz diyenleri tükettin.<br />
Topun, tüfeğin az olsa bile onları alt ettin.<br />
Şanlısın sen, Türklük sana şükran borçlu.<br />
Türklüğü zirveye taşıdın, sürünsün onlar yer altında.<br />
<br />
-------------------------------------------<br />
<br />
VATANI KURTARMAK YETMEZDİ<br />
Devrim gerekliydi.<br />
Devrim; değişim, çağdaşlaşma demekti.<br />
Fikirde, düşüncede devrim<br />
Kılık, kıyafet devrimi<br />
Şapka devrimi<br />
Kadınlara özgürlük<br />
Harf devrimi<br />
Gelin, tamamlayalım devrimi, dedim.<br />
Geldiler, tamamladık.<br />
Çağdaşlaştık, medenileştik.<br />
İlkellikten kurtulduk, modernize olduk.<br />
Modern olduk.<br />
Çağın gereklerine uyduk.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------<br />
-----------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK 135 YAŞINDA<br />
135 Yaşında bir güçlü, dev Türk.<br />
O'nun adı Mustafa Kemal Atatürk.<br />
*            *            *            *<br />
1881 yılında doğdu.<br />
Tam 24 yaşında yüzbaşı oldu.<br />
*            *            *            *<br />
31 Mart Ayaklanması'nda vardı.<br />
Hareket Ordusu Kurmay Başkanı oldu.<br />
*            *            *            *<br />
Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü.<br />
Fethedilen ülkeler elden gitmişti.<br />
*            *            *            *<br />
Sonunda Anadolu'ya düşman dolmuştu.<br />
İnsanlar çaresiz, ümit yok olmuştu.<br />
*            *            *            *<br />
Karanlıkta ışık belirdi, uzakta.<br />
Vapurla geldi, ayak bastı Samsun'da.<br />
*            *            *            *<br />
Cumhuriyetin sınırlarını çizdi.<br />
Düşmanları şöyle bir hizaya dizdi.<br />
*            *            *            *<br />
Savaş, dedi, düşmanlar, savaş isteriz.<br />
Dedi Mustafa Kemal , savaştan kaçmam.<br />
*            *            *            *<br />
Ordu yoktu, ordu kurdu, silah buldu.<br />
Cephede ön safta kendine yer buldu.<br />
*            *            *            *<br />
Kana kan, dişe diş düşmanla savaştı.<br />
Aman vermedi düşmana onu yendi.<br />
*            *            *            *<br />
Düşman üzgündü, Kemal geçilmez, dedi.<br />
Umutsuz postu Çanakkale'ye serdi.<br />
*            *            *            *<br />
Sonra Yunan İzmir'e çıkartma yaptı.<br />
İlerledi, ortalığı yakıp yıktı.<br />
*            *            *            *<br />
Mustafa Kemal orduyu geri çekti.<br />
Sakarya Irmağı bağlantıyı kesti.<br />
*            *            *            *<br />
Bir buçuk yıl askere savaş öğretti.<br />
Her asker bir Mustafa Kemal olmuştu.<br />
*            *            *            *<br />
Mustafa Kemallerle dolu bir ordu.<br />
Düşmana kaç paralıksın diye sordu.<br />
*            *            *            *<br />
Tuttu, aldı, vurdu, yerden yere vurdu.<br />
Zaman saatini Cumhuriyet kurdu.<br />
*            *            *            *<br />
Ey güzel Cumhuriyet, sen ne güzelsin.<br />
Özgürlük denizinde mutlu yüzersin.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım - 2017<br />
<br />
<br />
---------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ÇANAKKALE'DE BEN VARDIM<br />
İster miydim Anadolu işgal edilsin?<br />
İster miydim ordular dağıtılsın?<br />
İster miydim padişah teslim olsun?<br />
İstemezdim, böyle olsun istemezdim.<br />
*            *            *            *<br />
Anadolu harap, bitap bir haldeydi.<br />
Türlü katliamlar yaşanmaktaydı.<br />
İnsanımın koruyanı, kollayanı yoktu.<br />
Sonunda İngiliz gemileri Çanakkale'ye geldi.<br />
*            *            *            *<br />
Alman komutan Liman Von Sanders Türk birliklerinin başındaydı.<br />
Tabyalar savunmasızdı, ateş hattındaydı.<br />
Düşman çok güçlüydü, kayıplar artmıştı.<br />
Siperler gerilere, daha gerilere çekilmişti.<br />
*            *            *            *<br />
Ben geldim Çanakkale'ye insanlar beni tanıyorlardı.<br />
Liman Von Sanders bir cephe sana yeter mi dediydi?<br />
Ben hayır dedim, bütün cephelerin komutanlığını bana vermelisiniz.<br />
Dediğim aynen oldu, Çanakkale'de ben vardım.<br />
*            *            *            *<br />
Geceleri uyku tutmazdı beni.<br />
Atıma bindiğim gibi dörtnal uzaklaşırdım.<br />
Düşman sabaha karşı nereden çıkartma yapar.<br />
Bunun planını yapar, önlemini alırdım.<br />
*            *            *            *<br />
Çanakkale'de dört - beş gün uyumadığım olurdu.<br />
Bir gece saat iki sularıydı.<br />
Birliğime geri döndüm ve emrimi verdim:<br />
Conkbayırı'na beş yüz asker çıkarın, mevzilensinler.<br />
*            *            *            *<br />
Aman komutanım, dedi, diğer subaylar.<br />
Orası kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdir.<br />
Ne gereği vardır orada beş yüz askerin.<br />
Bir asker bile gitmese daha doğrudur.<br />
*            *            *            *<br />
Siz dedim, beş yüz askeri gönderin.<br />
Evet, dediler, gönderdiler.<br />
Sabaha karşı Anzaklar Conkbayırı'ndaydı.<br />
Ama ben de Türk Askeri'nin yanındaydım.<br />
*            *            *            *<br />
Kılıcım sağ elimdeydi, tabancam sol elimde.<br />
Bütün bir gün savaştık can siperhane.<br />
Yıkılmadık, yenilmedik, galip gelen biz olduk.<br />
Kazanan biz, yenilen İngiliz oldu.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------<br />
-------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KARANLIK BENDEN KORKTU<br />
Ben aydınlığım, çağdaşım, medeniyetim.<br />
Geleceğe yönelik güzel duygular içindeyim.<br />
Yeni yıllar, yüzyıllar, bin yıllar,<br />
Benim için, yarınki gün gibidir.<br />
*            *            *            *<br />
Evrenseldir duygular, sonsuza dek geçerli.<br />
Bir bütündür fikirler, beyinlerde gizemli.<br />
Ben isteseydim bir çağ açıp bir çağ kapatmaz,<br />
Gücüm vardı, yüz çağ açıp yüz çağ kapatırdım.<br />
*            *            *            *<br />
Anadolu, boğazına kadar karanlığa batmıştı.<br />
Sevr Antlaşması Türk insanı için, idam fermanıydı.<br />
Ben bir kükredim, yer , gök inledi.<br />
Dünya benim eşsiz haykırışımı dinledi:<br />
*            *            *            *<br />
Siz kim oluyorsunuz, vatanımı nasıl işgal edersiniz?<br />
Yüz binlerce askerle geldiniz, topunuzla, tüfeğinizle.<br />
Bakın benim askerim yok, topum, tüfeğim yok.<br />
Yokluktan çıktım ben, gerekirse yoktan var ederim.<br />
*            *            *            *<br />
Padişahın idam fermanı, <br />
Demokles'in kılıcı gibi sırtımdaydı.<br />
Anadolu halkı içerden vuran<br />
Bu gücün farkındaydı.<br />
*            *            *            *<br />
Rütbelerim sökülmüştü, bir er durumundaydım.<br />
Doğu Orduları Komutanı Karabekir Paşa,<br />
Emrinizdeyim efendim, dedi.<br />
Sonra bütün komutanlar bağlılığını bildirdi.<br />
*            *            *            *<br />
Osmanlı diye bir millet yoktur.<br />
Osmanlı bir hanedanın adıdır.<br />
Büyük Selçuklu Devleti parçalanmış,<br />
Buradan Anadolu Selçuklu Devleti oluşmuş.<br />
Yıllarla o da parçalanıp, beyliklere dönüşmüş.<br />
Osman Gazi'nin kurduğu Osmanlı Beyliği ortaya çıkmış.<br />
*            *            *            *<br />
Osman Gazi, ben Türküm, diye öğünürdü.<br />
Orhan Gazi, babam ve ben Türk'üz, derdi.<br />
Onların oğulları da Türk'tü.<br />
Akınlar yaptılar Avrupalı ürktü.<br />
*            *            *            *<br />
Fatih Sultan Mehmet Türklük adına İstanbul'u fethetti.<br />
Yavuz Sultan Selim ilk Türk halifesiydi.<br />
Avrupalı, barbar Türkler geliyor, deyip korkardı.<br />
Sonra Kanuni Viyana'yı kuşattı.<br />
*            *            *            *<br />
Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladım.<br />
Yurdun kurtuluşu yolunda önemli bir adım attım.<br />
Karanlık benden korktu, aydınlığı istemedi.<br />
Aydınlığı istemeyen karanlığı paramparça ettim.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım <br />
<br />
<br />
------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BEN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜM<br />
Ben bu vatanı kurdum.<br />
Savaştım, zafer kazanmadan,<br />
Barış antlaşması imzalamadım. <br />
Zaten tarih hep benden yana oldu.<br />
* * * *<br />
Ben bir Osmanlı subayıydım.<br />
Padişahın iradesine asla karşı gelmedim.<br />
Ama o, benim tacıma, tahtıma dokunmayın, <br />
Anadolu'da ne isterseniz yapın, dedi.<br />
* * * *<br />
Padişah Vahdettin böyle demese bunlar olmazdı.<br />
Anadolu'da böylesine kıyımlar yaşanmazdı.<br />
Ordular dağıtılmıştı, silahlar toplanmıştı.<br />
Asker evine, köyüne gönderilmişti.<br />
* * * *<br />
Güneyde İngilizlere karşı zafer kazandım.<br />
Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkan olarak görev aldım. <br />
Halk arasında adım saygıyla anılıyordu<br />
Çanakkale'ye geldiğimde dünya beni tanıyordu.<br />
* * * *<br />
Benim adım Mustafa Kemal Atatürk.<br />
Damarlarında Türk kanı akan herkesin Mustafa'sıyım.<br />
Ödün vermez yüreğim, bükülmez bileğim.<br />
Ben Türküm diyen herkesin Kemaliyim.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
----------------------------------------------------<br />
----------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ARAMIZDAN AYRILDIĞI YAŞTAYIM<br />
Gökyüzünde şimşek çaktı.<br />
Yeryüzüne yıldırım düştü.<br />
On yıl boyunca araştırdım.<br />
Gerçekleştirdikleri olağanüstüydü.<br />
Dünya tarihinde tekti.<br />
* * * *<br />
Ey sen büyük komutan!<br />
Ey sen büyük devlet adamı!<br />
Seni saygıyla anıyorum.<br />
İnsan olmanın bilincinde olan<br />
Herkesten bu saygıyı bekliyorum.<br />
* * * *<br />
Yıllar geldi, yıllar geçti.<br />
Aradan 78 yıl geçti.<br />
Yaşadığı yıldan bunca yıl sonra,<br />
Adı saygıyla anılan bir başka komutan,<br />
Devlet adamı var mı? <br />
* * * *<br />
Sen ki sekiz yıl annen Zübeyde Hanım ve kardeşin Makbule Hanım'dan ayrı kaldın.<br />
Varını, yoğunu bu vatan için ve gelecekte kuracağın Türkiye Cumhuriyeti için feda ettin.<br />
Nasıl Çanakkale'de üçüncüye sıtmaya yakalanmıştın ve doktor vücuduna aşırı kinin enjekte etmişti.<br />
Yakınında bulunan subaylara ya gider ya gelir demişti.<br />
Sen gitmedin geldin, benim refah ve mutluluğum için, direndin.<br />
Kurduğun Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve seni tanımayanlar var.<br />
Bunlara tavsiyem yaşadığı için, Mustafa Kemal Atatürk'e şükretmeleridir.<br />
* * * *<br />
Bir cami yaptıranın adını hayır, dua ile anarsın da <br />
Cumhuriyet kurulduktan sonra yüzlerce cami yaptıran ve<br />
Yaptırılmasına ön ayak olan <br />
Atatürk'ü neden sevmezsin?<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım - 2016]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[EŞSİZ ASKER ATATÜRK<br />
O, bir millete baştı.<br />
Yel oldu, dağlar aştı.<br />
Sel oldu, düşman kaçtı<br />
Tüm dünya buna şaştı<br />
Eşsiz asker Atatürk.<br />
<br />
---------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK VE CUMHURİYET<br />
O'nsuz tarih olmazdı.<br />
O, doğmasaydı.<br />
Tarih kitaplarını yırtardım,<br />
Cumhuriyet kurulmasaydı.<br />
<br />
---------------------------------<br />
<br />
CUMHURİYET<br />
Haykır durma, Cumhuriyet 75 yaşında.<br />
Dört mevsim yaşanıyor, toprağında, taşında.<br />
*    *    *      *<br />
Birbiriyle kaynaşmış Türk Halkı'nın sesi var.<br />
Asrımızın ileri, güçlü Türkiye'si var.<br />
*    *    *    *<br />
O güçlü Türkiye'nin önderi, lideri var.<br />
Elinde meşalesi Yüce Atatürk'ü var.<br />
*    *    *    *<br />
Sarsılmaz irademiz, bükülmez bileğimiz.<br />
Işığıyla aydınlanır uygarlık yolumuz.<br />
*    *    *    *<br />
Cumhuriyet sonsuza, sonsuza ulaşacak.<br />
Bütün diğer devletler ondan geri kalacak.<br />
<br />
Serdar Yıldırım - 1998<br />
<br />
----------------------------------<br />
<br />
BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ<br />
- Dumlupınar Meydan Muharebesi -<br />
Kütahya'ya bağlı Dumlupınar yakınındaydı.<br />
Tarih 30-Ağustos-1922<br />
Beşinci günüydü Büyük Taarruz'un.<br />
Yunan işgal kuvvetlerine karşı<br />
Kesin bir Türk zaferiyle sonuçlandı.<br />
Şahsen yönetilmişti,<br />
Mustafa Kemal Paşa tarafından.<br />
<br />
-----------------------------------<br />
<br />
DEVRİMCİ MUSTAFA KEMAL<br />
Ağaçlara, taşlara, yapraklara, kuşlara<br />
Denizlere, göllere, ırmaklara, çaylara<br />
Gelip geçen yıllara, mevsimlere, aylara<br />
Duygularım coşar, sel olur, seni sorarım.<br />
*            *            *            *<br />
Selanikim, Samsunum, Ankaram, İstanbulum<br />
Karadenizim, Marmaram, Egem, Akdenizim<br />
Başka izmleri boş ver yeterli Kemalizm<br />
Hedef zirve çünkü ben gerçek bir Türk genciyim.<br />
*            *            *              *<br />
Bir volkan gibi kabardım, kabıma sığamam.<br />
İlkelerinden başkasına gidip sığınmam.<br />
Sen varken uzakta yol gösterici aramam.<br />
Ben bu yurdu emanet ettiğin Türk genciyim. <br />
<br />
--------------------------------------<br />
<br />
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK CUMHURİYET DEMEKTİR<br />
Bu topraklarda Cumhuriyet özgürlük demektir.<br />
Özgürlük Anadolu'da Cumhuriyet demektir.<br />
Özgür olmak isteyen yeni nesillere, <br />
Altın tepsi içinde Cumhuriyeti sunduk biz.<br />
*            *            *            *<br />
Çilesini biz çektik, acısını biz yaşadık.<br />
Yıllarca Kurtuluş Savaşı için ömür törpüledik.<br />
Pek çoğumuz evine geri dönemedi.<br />
Bebeklerimiz bize bir kez baba diyemedi.<br />
*            *            *            *<br />
Vatanımızı savunduk düşmana karşı.<br />
Gündüz ve gece bekledik siperlerde.<br />
Bağrımıza hançer saplandı istemesek de.<br />
Hançeri bağrımızdan çıkarıp düşmana sapladık.<br />
<br />
-----------------------------------------<br />
<br />
SONSUZA KADAR KALBİMDESİN<br />
Ey tarihin kaydettiği büyük komutan!<br />
Bu vatanı kurtardın diye sana şükran borçluyum. <br />
Temelleri çok sağlam Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdun.<br />
Gösterdiğin olağanüstü kahramanlığa minnettarım.<br />
*            *            *            *<br />
Ey tarihin kaydettiği eşsiz devlet adamı!<br />
On beş yıl onurlu ve şerefli bir yönetim gösterdin.<br />
Başarılarından dolayı seni alkışlıyorum.<br />
Gönlümden derlediğim bir demet çiçeği armağan ediyorum.<br />
<br />
--------------------------------------------<br />
<br />
BİR GÜNEŞ GİBİ DOĞDUN<br />
Şan, şeref ve onurla taşıdın Türk Bayrağı'nı.<br />
Olmaz, dediler, bu vatan kurtulmaz, dediler.<br />
Bitti, dediler, her şey bitti, dediler.<br />
Anadolu yandı, yıkıldı, tükendi, dediler.<br />
Sonra sen bir güneş gibi doğdun,<br />
Anadolu'nun bağrında karanlığı boğdun.<br />
*            *            *              *<br />
Yenilmeyiz biz, yeneriz diyenleri tükettin.<br />
Topun, tüfeğin az olsa bile onları alt ettin.<br />
Şanlısın sen, Türklük sana şükran borçlu.<br />
Türklüğü zirveye taşıdın, sürünsün onlar yer altında.<br />
<br />
-------------------------------------------<br />
<br />
VATANI KURTARMAK YETMEZDİ<br />
Devrim gerekliydi.<br />
Devrim; değişim, çağdaşlaşma demekti.<br />
Fikirde, düşüncede devrim<br />
Kılık, kıyafet devrimi<br />
Şapka devrimi<br />
Kadınlara özgürlük<br />
Harf devrimi<br />
Gelin, tamamlayalım devrimi, dedim.<br />
Geldiler, tamamladık.<br />
Çağdaşlaştık, medenileştik.<br />
İlkellikten kurtulduk, modernize olduk.<br />
Modern olduk.<br />
Çağın gereklerine uyduk.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------<br />
-----------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK 135 YAŞINDA<br />
135 Yaşında bir güçlü, dev Türk.<br />
O'nun adı Mustafa Kemal Atatürk.<br />
*            *            *            *<br />
1881 yılında doğdu.<br />
Tam 24 yaşında yüzbaşı oldu.<br />
*            *            *            *<br />
31 Mart Ayaklanması'nda vardı.<br />
Hareket Ordusu Kurmay Başkanı oldu.<br />
*            *            *            *<br />
Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü.<br />
Fethedilen ülkeler elden gitmişti.<br />
*            *            *            *<br />
Sonunda Anadolu'ya düşman dolmuştu.<br />
İnsanlar çaresiz, ümit yok olmuştu.<br />
*            *            *            *<br />
Karanlıkta ışık belirdi, uzakta.<br />
Vapurla geldi, ayak bastı Samsun'da.<br />
*            *            *            *<br />
Cumhuriyetin sınırlarını çizdi.<br />
Düşmanları şöyle bir hizaya dizdi.<br />
*            *            *            *<br />
Savaş, dedi, düşmanlar, savaş isteriz.<br />
Dedi Mustafa Kemal , savaştan kaçmam.<br />
*            *            *            *<br />
Ordu yoktu, ordu kurdu, silah buldu.<br />
Cephede ön safta kendine yer buldu.<br />
*            *            *            *<br />
Kana kan, dişe diş düşmanla savaştı.<br />
Aman vermedi düşmana onu yendi.<br />
*            *            *            *<br />
Düşman üzgündü, Kemal geçilmez, dedi.<br />
Umutsuz postu Çanakkale'ye serdi.<br />
*            *            *            *<br />
Sonra Yunan İzmir'e çıkartma yaptı.<br />
İlerledi, ortalığı yakıp yıktı.<br />
*            *            *            *<br />
Mustafa Kemal orduyu geri çekti.<br />
Sakarya Irmağı bağlantıyı kesti.<br />
*            *            *            *<br />
Bir buçuk yıl askere savaş öğretti.<br />
Her asker bir Mustafa Kemal olmuştu.<br />
*            *            *            *<br />
Mustafa Kemallerle dolu bir ordu.<br />
Düşmana kaç paralıksın diye sordu.<br />
*            *            *            *<br />
Tuttu, aldı, vurdu, yerden yere vurdu.<br />
Zaman saatini Cumhuriyet kurdu.<br />
*            *            *            *<br />
Ey güzel Cumhuriyet, sen ne güzelsin.<br />
Özgürlük denizinde mutlu yüzersin.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım - 2017<br />
<br />
<br />
---------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ÇANAKKALE'DE BEN VARDIM<br />
İster miydim Anadolu işgal edilsin?<br />
İster miydim ordular dağıtılsın?<br />
İster miydim padişah teslim olsun?<br />
İstemezdim, böyle olsun istemezdim.<br />
*            *            *            *<br />
Anadolu harap, bitap bir haldeydi.<br />
Türlü katliamlar yaşanmaktaydı.<br />
İnsanımın koruyanı, kollayanı yoktu.<br />
Sonunda İngiliz gemileri Çanakkale'ye geldi.<br />
*            *            *            *<br />
Alman komutan Liman Von Sanders Türk birliklerinin başındaydı.<br />
Tabyalar savunmasızdı, ateş hattındaydı.<br />
Düşman çok güçlüydü, kayıplar artmıştı.<br />
Siperler gerilere, daha gerilere çekilmişti.<br />
*            *            *            *<br />
Ben geldim Çanakkale'ye insanlar beni tanıyorlardı.<br />
Liman Von Sanders bir cephe sana yeter mi dediydi?<br />
Ben hayır dedim, bütün cephelerin komutanlığını bana vermelisiniz.<br />
Dediğim aynen oldu, Çanakkale'de ben vardım.<br />
*            *            *            *<br />
Geceleri uyku tutmazdı beni.<br />
Atıma bindiğim gibi dörtnal uzaklaşırdım.<br />
Düşman sabaha karşı nereden çıkartma yapar.<br />
Bunun planını yapar, önlemini alırdım.<br />
*            *            *            *<br />
Çanakkale'de dört - beş gün uyumadığım olurdu.<br />
Bir gece saat iki sularıydı.<br />
Birliğime geri döndüm ve emrimi verdim:<br />
Conkbayırı'na beş yüz asker çıkarın, mevzilensinler.<br />
*            *            *            *<br />
Aman komutanım, dedi, diğer subaylar.<br />
Orası kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdir.<br />
Ne gereği vardır orada beş yüz askerin.<br />
Bir asker bile gitmese daha doğrudur.<br />
*            *            *            *<br />
Siz dedim, beş yüz askeri gönderin.<br />
Evet, dediler, gönderdiler.<br />
Sabaha karşı Anzaklar Conkbayırı'ndaydı.<br />
Ama ben de Türk Askeri'nin yanındaydım.<br />
*            *            *            *<br />
Kılıcım sağ elimdeydi, tabancam sol elimde.<br />
Bütün bir gün savaştık can siperhane.<br />
Yıkılmadık, yenilmedik, galip gelen biz olduk.<br />
Kazanan biz, yenilen İngiliz oldu.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------<br />
-------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KARANLIK BENDEN KORKTU<br />
Ben aydınlığım, çağdaşım, medeniyetim.<br />
Geleceğe yönelik güzel duygular içindeyim.<br />
Yeni yıllar, yüzyıllar, bin yıllar,<br />
Benim için, yarınki gün gibidir.<br />
*            *            *            *<br />
Evrenseldir duygular, sonsuza dek geçerli.<br />
Bir bütündür fikirler, beyinlerde gizemli.<br />
Ben isteseydim bir çağ açıp bir çağ kapatmaz,<br />
Gücüm vardı, yüz çağ açıp yüz çağ kapatırdım.<br />
*            *            *            *<br />
Anadolu, boğazına kadar karanlığa batmıştı.<br />
Sevr Antlaşması Türk insanı için, idam fermanıydı.<br />
Ben bir kükredim, yer , gök inledi.<br />
Dünya benim eşsiz haykırışımı dinledi:<br />
*            *            *            *<br />
Siz kim oluyorsunuz, vatanımı nasıl işgal edersiniz?<br />
Yüz binlerce askerle geldiniz, topunuzla, tüfeğinizle.<br />
Bakın benim askerim yok, topum, tüfeğim yok.<br />
Yokluktan çıktım ben, gerekirse yoktan var ederim.<br />
*            *            *            *<br />
Padişahın idam fermanı, <br />
Demokles'in kılıcı gibi sırtımdaydı.<br />
Anadolu halkı içerden vuran<br />
Bu gücün farkındaydı.<br />
*            *            *            *<br />
Rütbelerim sökülmüştü, bir er durumundaydım.<br />
Doğu Orduları Komutanı Karabekir Paşa,<br />
Emrinizdeyim efendim, dedi.<br />
Sonra bütün komutanlar bağlılığını bildirdi.<br />
*            *            *            *<br />
Osmanlı diye bir millet yoktur.<br />
Osmanlı bir hanedanın adıdır.<br />
Büyük Selçuklu Devleti parçalanmış,<br />
Buradan Anadolu Selçuklu Devleti oluşmuş.<br />
Yıllarla o da parçalanıp, beyliklere dönüşmüş.<br />
Osman Gazi'nin kurduğu Osmanlı Beyliği ortaya çıkmış.<br />
*            *            *            *<br />
Osman Gazi, ben Türküm, diye öğünürdü.<br />
Orhan Gazi, babam ve ben Türk'üz, derdi.<br />
Onların oğulları da Türk'tü.<br />
Akınlar yaptılar Avrupalı ürktü.<br />
*            *            *            *<br />
Fatih Sultan Mehmet Türklük adına İstanbul'u fethetti.<br />
Yavuz Sultan Selim ilk Türk halifesiydi.<br />
Avrupalı, barbar Türkler geliyor, deyip korkardı.<br />
Sonra Kanuni Viyana'yı kuşattı.<br />
*            *            *            *<br />
Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladım.<br />
Yurdun kurtuluşu yolunda önemli bir adım attım.<br />
Karanlık benden korktu, aydınlığı istemedi.<br />
Aydınlığı istemeyen karanlığı paramparça ettim.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım <br />
<br />
<br />
------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BEN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜM<br />
Ben bu vatanı kurdum.<br />
Savaştım, zafer kazanmadan,<br />
Barış antlaşması imzalamadım. <br />
Zaten tarih hep benden yana oldu.<br />
* * * *<br />
Ben bir Osmanlı subayıydım.<br />
Padişahın iradesine asla karşı gelmedim.<br />
Ama o, benim tacıma, tahtıma dokunmayın, <br />
Anadolu'da ne isterseniz yapın, dedi.<br />
* * * *<br />
Padişah Vahdettin böyle demese bunlar olmazdı.<br />
Anadolu'da böylesine kıyımlar yaşanmazdı.<br />
Ordular dağıtılmıştı, silahlar toplanmıştı.<br />
Asker evine, köyüne gönderilmişti.<br />
* * * *<br />
Güneyde İngilizlere karşı zafer kazandım.<br />
Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkan olarak görev aldım. <br />
Halk arasında adım saygıyla anılıyordu<br />
Çanakkale'ye geldiğimde dünya beni tanıyordu.<br />
* * * *<br />
Benim adım Mustafa Kemal Atatürk.<br />
Damarlarında Türk kanı akan herkesin Mustafa'sıyım.<br />
Ödün vermez yüreğim, bükülmez bileğim.<br />
Ben Türküm diyen herkesin Kemaliyim.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
----------------------------------------------------<br />
----------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ARAMIZDAN AYRILDIĞI YAŞTAYIM<br />
Gökyüzünde şimşek çaktı.<br />
Yeryüzüne yıldırım düştü.<br />
On yıl boyunca araştırdım.<br />
Gerçekleştirdikleri olağanüstüydü.<br />
Dünya tarihinde tekti.<br />
* * * *<br />
Ey sen büyük komutan!<br />
Ey sen büyük devlet adamı!<br />
Seni saygıyla anıyorum.<br />
İnsan olmanın bilincinde olan<br />
Herkesten bu saygıyı bekliyorum.<br />
* * * *<br />
Yıllar geldi, yıllar geçti.<br />
Aradan 78 yıl geçti.<br />
Yaşadığı yıldan bunca yıl sonra,<br />
Adı saygıyla anılan bir başka komutan,<br />
Devlet adamı var mı? <br />
* * * *<br />
Sen ki sekiz yıl annen Zübeyde Hanım ve kardeşin Makbule Hanım'dan ayrı kaldın.<br />
Varını, yoğunu bu vatan için ve gelecekte kuracağın Türkiye Cumhuriyeti için feda ettin.<br />
Nasıl Çanakkale'de üçüncüye sıtmaya yakalanmıştın ve doktor vücuduna aşırı kinin enjekte etmişti.<br />
Yakınında bulunan subaylara ya gider ya gelir demişti.<br />
Sen gitmedin geldin, benim refah ve mutluluğum için, direndin.<br />
Kurduğun Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve seni tanımayanlar var.<br />
Bunlara tavsiyem yaşadığı için, Mustafa Kemal Atatürk'e şükretmeleridir.<br />
* * * *<br />
Bir cami yaptıranın adını hayır, dua ile anarsın da <br />
Cumhuriyet kurulduktan sonra yüzlerce cami yaptıran ve<br />
Yaptırılmasına ön ayak olan <br />
Atatürk'ü neden sevmezsin?<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım - 2016]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk Yok, Gitti Diyorlar - Atatürk Şiirleri - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-ataturk-yok-gitti-diyorlar-ataturk-siirleri-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Thu, 24 Sep 2026 21:12:34 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-ataturk-yok-gitti-diyorlar-ataturk-siirleri-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK YOK, GİTTİ DİYORLAR<br />
Atatürk'ü soruyorum, nerede diyorum?<br />
Atatürk yok, gitti, diyorlar.<br />
Nereye gitti, diyorum?<br />
Bilmiyoruz, diyorlar.<br />
* * * *<br />
Olmaz, Atatürk gitmez, diyorum.<br />
Bizi bırakıp nereye gidecek?<br />
Sınırda nöbet bekliyordur.<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni koruyordur.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
SELANİK YİĞİDİ<br />
Selanik'te bir yiğit doğar.<br />
24 yaşında yüzbaşı olur.<br />
Yurduna saldıran düşmanlara karşı koyar.<br />
Genç yaşında dünyaya nam salar.<br />
* * * *<br />
Sağ elinde kılıcı siperden fırlar.<br />
Hücum diye bağırır, ileri atılır.<br />
Türk askeri komutanın peşinden gider.<br />
Önce Mustafa Kemal düşmana çarpar.<br />
* * * *<br />
Bir insan bu kadar mı büyük doğar?<br />
Yaşamı boyunca bu kadar mı büyük işler başarır?<br />
İnsanlık tarihini bu kadar mı değiştirip yeniden yazar?<br />
Zirvedeki yerinde bu kadar mı yalnız kalır?<br />
<br />
---------------------------------------------------------<br />
<br />
TÜRK BAYRAĞI<br />
Dalgalan ey şanlı Türk Bayrağı<br />
Türk'ün adını haykırarak dalgalan<br />
Sen bilirim tarihe sığmazsın,<br />
Mustafa Kemal Atatürk diye dalgalan.<br />
* * * *<br />
Rüzgar esmese de, yaprak kımıldamasa da<br />
Sen Trablusgarp, Bingazi diye dalgalan<br />
Anadolu nefes alamaz duruma gelse de,<br />
Sen Anafartalar, Conkbayırı diye dalgalan.<br />
* * * *<br />
Ben yıkarım sistemleri alt üst ederim<br />
Fırtınaları, boranları beynimde eritirim.<br />
Ben yıkılmam, yıkarım, siler de geçerim.<br />
Kasırgaları, tayfunları çizer de geçerim.<br />
* * * *<br />
Bu vatan kurtulmalı dedi, kurtardı<br />
Türkiye Cumhuriyeti kurulmalı dedi, kurdu.<br />
Pek çok zorluğu aştı, engelleri geçti<br />
Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek muzaffer olacaktır.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
TARİH 25-03-2017<br />
Ey 1.000 yıl sonra yaşayan insan,<br />
Sen Atatürk'ü biliyor musun?<br />
Atatürk dünyada barış istiyordu.<br />
Bunun farkında mısın?<br />
* * * *<br />
Barışı korudun mu?<br />
Savaştan kaçındın mı?<br />
Komşu devletlere saldırıp<br />
Savaş çıkardın mı?<br />
* * * *<br />
Fetih işi çözüm değil,<br />
Dünyaya hakim olunmaz.<br />
Hakim olmak isteyenin<br />
Son nefesinde hekim bulunmaz.<br />
* * * *<br />
Birkaç yüzyıldır savaş olmadı,<br />
Barış var diyorsan<br />
Bravo diyorum sana<br />
Seni alkışlıyorum.<br />
* * * *<br />
Atatürk ilkelerinden vazgeçme<br />
Dünyada barışı koru<br />
Başka dünya yok diyorsan<br />
Sonsuza dek mutlusun.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
NEDEN ATATÜRK'Ü SEVİYORUM<br />
Yurdu düşmanlardan kurtardığı için,<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni kurduğu için,<br />
İnsanca yaşamanın yolunu gösterdiği için,<br />
Düşünceye özgürlük sunduğu için.<br />
* * * *<br />
Beni tanıyanlar soruyorlar:<br />
Neden Atatürk'ü bu kadar çok seviyorsun?<br />
Ben de diyorum, Atatürk sevilmeyecek biri değil,<br />
Yüreğinde sevgi olan herkes Atatürk'ü sever.<br />
* * * *<br />
Atatürk sevgidir, Atatürk ilgidir, Atatürk saygıdır.<br />
Atatürk özgürlüktür, Atatürk çağdaşlıktır, Atatürk ilerlemedir.<br />
Atatürk geri kalmamaktır, Atatürk medeniyettir.<br />
Atatürk dünyada ön sırada yer almaktır.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
BEN BİR ZAMAN GEZGİNİYİM<br />
Ben bir zaman gezginiyim,<br />
Zamanda gezer dururum,<br />
Geçmiş zamanlarda yaşamış insanların,<br />
Önderleri kimmiş merak eder dururum.<br />
* * * *<br />
Yüzyılları, bin yılları araştırdım<br />
Büyük önderler kimmiş belirledim.<br />
İnsanlık tarihinin en büyük önderini seçtim<br />
Adı Mustafa Kemal Atatürk.<br />
* * * *<br />
Atatürk ülkesini kurtarmak için,<br />
Kıyasıya bir mücadele içine girmiş.<br />
Yaptığı savaşlarda hiç yenilmemiş.<br />
Böylelikle yurdunu düşmanlardan kurtarmış.<br />
* * * *<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş.<br />
Türk Halkının beynindeki prangaları söküp atmış.<br />
On beş yıl iktidarda kalmış.<br />
Bu süre içinde yurt dışı geziye çıkmamış.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
CUMHURİYET VE BARIŞ<br />
Padişahmış, kralmış, sözü kanun sayılırmış.<br />
Kimseye hesap vermek zorunda değilmiş.<br />
Olmaz ki, böyle yönetim olmaz ki?<br />
Bir ülke böyle yönetilmez ki.<br />
Yönetim şekillerinden<br />
En güzelini seçtim.<br />
Cumhuriyet dedim.<br />
* * * *<br />
Bir sınır olayını bahane edip<br />
Komşu ülkeye saldırıp savaş çıkaran devletler var<br />
Siz nasıl padişah, nasıl kralsınız?<br />
Anlaşma yolunu denesenize<br />
Bir buluşun, konuşun.<br />
Barışı fark edin<br />
Barış deseniz, savaşmazsınız.<br />
Devletler arası ilişkilerden<br />
Zor olanı seçtim<br />
Barış dedim.<br />
* * * *<br />
Cengiz Han dünya imparatorluğu sevdasındaydı.<br />
Büyük İskender, dünyaya hakim olmak için, yola çıkmıştı.<br />
Napolyon, Fransa'yı küçük dünya olarak kabul ederdi.<br />
Hitler, dünya benim emrimde olmalı derdi.<br />
Barış deyip ülkelerini kalkındırmak yerine<br />
Savaş deyip ülkelerini felakete sürüklediler.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK<br />
Tarih her yüzyılda bir kahraman üretir<br />
19. yüzyılda da bir kahraman üretti.<br />
Bu kahraman öylesine büyük, yüce ve güçlüydü ki,<br />
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kahramanı unvanını hak etti.<br />
* * * *<br />
Ben ne kadar bir tarih kitabı yazmaya çalışsam da<br />
Kahraman diye anılanlar bir, iki sayfada eridi, gitti.<br />
Yüz sayfa, bin sayfa ayırdım ama yetmedi.<br />
Sen ne büyüksün Mustafa Kemal Atatürk tarihe sığmazsın.<br />
* * * *<br />
Yokluk vardı, darlık vardı, yalnızlık vardı.<br />
Düşman vardı, hain vardı, güven yoktu.<br />
İnsan vardı, millet vardı, ulus vardı.<br />
Hepsinden önemlisi yenilmez armada vardı.<br />
* * * *<br />
Çıktı, çaktı, çökertti, silindir gibi ezdi.<br />
Anadolu'ya saldıran düşmanları perişan etti.<br />
Biz, milli sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız,<br />
Yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz, dedi.<br />
* * * *<br />
Yabancı kültürlerin benimsenmesi milli varlığımızı tehlikeye düşürür, çağdaş uygarlık düzenini yakalamamızı engeller.<br />
Atatürk, batının ve doğunun tekniğinden ve biliminden yararlanırken, milli kültürümüzü korumamız gerektiğini belirtmiştir.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
------------------------------------------------------<br />
------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
SAVAŞTIK<br />
Barış, istedim.<br />
Savaş, dediler.<br />
Evet, dedim.<br />
Savaştık.<br />
Yenildiler.<br />
Ben, dedim.<br />
Sensin, dediler.<br />
Çekip gittiler.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
KURTULUŞ SAVAŞI'NI BEN BAŞLATTIM<br />
Sıfırdan zirveye çıktım<br />
Vatanı kurtardım<br />
Bin yıl geçse bile<br />
Dünya beni unutmaz.<br />
* * * *<br />
Osmanlı çökmüş, bitmişti.<br />
Külü bile kalmamıştı.<br />
Anadolu'da özgürlük ateşini yaktım<br />
Kurtuluş Savaşı'nı ben başlattım.<br />
* * * *<br />
Anadolu halkı gururla<br />
Benim yanımda oldu<br />
Düşman siperleri kurşunla,<br />
Bombayla doldu.<br />
* * * *<br />
Ey genç yeni nesiller!<br />
Türkiye Cumhuriyeti'nin fedaisi olun.<br />
Hiçbir şeye boyun eğmeyin<br />
Özgür ve bağımsız kalın.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
KİMSE BENİ SEVMESE DE BU VATANI KURTARIRDIM<br />
Kimse beni sevmese de<br />
Cumhuriyeti kurardım<br />
* * * *<br />
Kimse beni sevmese de<br />
Şapka devrimini yapardım<br />
* * * *<br />
Kimse beni sevmese de<br />
Harf devrimini yapardım<br />
* * * *<br />
Kimse beni sevmese de<br />
Kadınlara özgürlük sunardım<br />
* * * *<br />
Savaştım, sonuna kadar savaştım<br />
Beni sevmeyenler olacağını bile bile<br />
* * * *<br />
Sevmeyecekler için de savaştım<br />
Onların mutluluğu ve refahı için de savaştım<br />
* * * *<br />
Siz ey şanslı yeni nesiller, sevenler ve sevmeyenler<br />
Sıcak yataklarınızda rahat uyuyun, ben sınırda nöbetteyim.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
ÇANAKKALE'DE TARİH YAZDIM<br />
Ben tarih yazmasam, tarih beni yazmazdı.<br />
Çanakkale'de Anzak mezarını kazmazdı.<br />
Savunmada bekleyip taarruz etmesem<br />
Emrimdeki ordu zafere ulaşmazdı.<br />
* * * *<br />
Bu ordu başka ordu, Kahraman Türk Ordusu,<br />
Mustafa Kemal'e güvenir, yoktur düşman korkusu<br />
En önde ben oldum, hücum dedim, ileri atıldım<br />
Asker peşimden geldi, kahrettik, düşman olan herkesi.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
YURT DIŞI GEZİLERİNDE ATATÜRK<br />
On beş yıl iktidarda kaldı<br />
Yurt dışı geziye çıkmadı<br />
Çünkü halkıyla barışıktı<br />
Yurt dışında ne işi olacaktı?<br />
* * * *<br />
Samsun'a gitti, Erzurum'a, Sivas'a gitti.<br />
Kırşehir'e Nevşehir'e Bursa'ya gitti.<br />
Türkiye'de gitmediği yer kalmadı.<br />
İnsanlar, O'nu sevgiyle bağrına bastı.<br />
* * * *<br />
Demokrasiyle yönetilen bir ülkede<br />
Üst düzey yöneticiler<br />
Yurt dışı gezilere sık sık çıkıyorsa<br />
İç politikada işler iyi gitmiyor demektir.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
İKİ TABUR ASKER, HİNDİSTAN VE BEN<br />
24 Yaşında yüzbaşı oldum<br />
Harp Akademisi mezunuydum<br />
Osmanlı Ordusu'nun gözde,<br />
Genç subayları arasındaydım.<br />
* * * *<br />
Padişah Vahdettin şehzadeyken<br />
Saraya gider, görüşürdüm.<br />
Devlet erkanı beni tanıyordu<br />
Vahdettin padişah olunca<br />
Daha fazla görüşmeye başladık.<br />
* * * *<br />
Bir defasında padişah Vahdettin<br />
Yanıma iki tabur asker alıp<br />
Müslümanlık adına<br />
Hindistan'ı fethetmemi istedi.<br />
* * * *<br />
Aman, dedim, nasıl olur?<br />
Olur, Mustafa Kemal olur.<br />
Sen yeter ki iste, başarırsın,<br />
Hindistan'ı İngilizlerden kurtarırsın.<br />
* * * *<br />
Padişahın bence kabul görmeyen<br />
Bilmem kaçıncı girişimiydi.<br />
Cezayir diyordu, Fransızlar diyordu.<br />
Yemen diyordu, Arabistan diyordu.<br />
Sen çölde bile devlet kurarsın diyordu.<br />
* * * *<br />
Doğru, ben isteseydim Hindistan'ı fethederdim<br />
İngilizleri Asya'dan söküp atardım<br />
Elden çıkmış Arabistan'ı yeniden fetheder<br />
Çölde bile yeni bir devlet kurardım.<br />
* * * *<br />
Ben sömürgeciliğin karşısındayım<br />
Benim ne işim var Hindistan'da<br />
Ne işim var Arabistan çöllerinde<br />
Sonunda yine emperyalizm özlemleri<br />
Dünya milletlerini bir bayrak altında toplama hayali.<br />
* * * *<br />
Ben her milletin kendi bayrağı altında<br />
Özgür ve bağımsız yaşaması taraftarıyım<br />
Osmanlı bir beylikti, devlet oldu<br />
Sonradan pek çok devleti sınırları içine aldığından,<br />
Osmanlı İmparatorluğu dendi.<br />
* * * *<br />
Osmanlının adaleti bin yerden patlak verdi.<br />
Güçsüz kalınca baskı altındaki milletler ayaklandı.<br />
Sevr Antlaşması Osmanlının idam fermanıydı.<br />
Osmanlı son buldu, Türklüğü ben kurtardım.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK YOK, GİTTİ DİYORLAR<br />
Atatürk'ü soruyorum, nerede diyorum?<br />
Atatürk yok, gitti, diyorlar.<br />
Nereye gitti, diyorum?<br />
Bilmiyoruz, diyorlar.<br />
* * * *<br />
Olmaz, Atatürk gitmez, diyorum.<br />
Bizi bırakıp nereye gidecek?<br />
Sınırda nöbet bekliyordur.<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni koruyordur.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
SELANİK YİĞİDİ<br />
Selanik'te bir yiğit doğar.<br />
24 yaşında yüzbaşı olur.<br />
Yurduna saldıran düşmanlara karşı koyar.<br />
Genç yaşında dünyaya nam salar.<br />
* * * *<br />
Sağ elinde kılıcı siperden fırlar.<br />
Hücum diye bağırır, ileri atılır.<br />
Türk askeri komutanın peşinden gider.<br />
Önce Mustafa Kemal düşmana çarpar.<br />
* * * *<br />
Bir insan bu kadar mı büyük doğar?<br />
Yaşamı boyunca bu kadar mı büyük işler başarır?<br />
İnsanlık tarihini bu kadar mı değiştirip yeniden yazar?<br />
Zirvedeki yerinde bu kadar mı yalnız kalır?<br />
<br />
---------------------------------------------------------<br />
<br />
TÜRK BAYRAĞI<br />
Dalgalan ey şanlı Türk Bayrağı<br />
Türk'ün adını haykırarak dalgalan<br />
Sen bilirim tarihe sığmazsın,<br />
Mustafa Kemal Atatürk diye dalgalan.<br />
* * * *<br />
Rüzgar esmese de, yaprak kımıldamasa da<br />
Sen Trablusgarp, Bingazi diye dalgalan<br />
Anadolu nefes alamaz duruma gelse de,<br />
Sen Anafartalar, Conkbayırı diye dalgalan.<br />
* * * *<br />
Ben yıkarım sistemleri alt üst ederim<br />
Fırtınaları, boranları beynimde eritirim.<br />
Ben yıkılmam, yıkarım, siler de geçerim.<br />
Kasırgaları, tayfunları çizer de geçerim.<br />
* * * *<br />
Bu vatan kurtulmalı dedi, kurtardı<br />
Türkiye Cumhuriyeti kurulmalı dedi, kurdu.<br />
Pek çok zorluğu aştı, engelleri geçti<br />
Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek muzaffer olacaktır.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
TARİH 25-03-2017<br />
Ey 1.000 yıl sonra yaşayan insan,<br />
Sen Atatürk'ü biliyor musun?<br />
Atatürk dünyada barış istiyordu.<br />
Bunun farkında mısın?<br />
* * * *<br />
Barışı korudun mu?<br />
Savaştan kaçındın mı?<br />
Komşu devletlere saldırıp<br />
Savaş çıkardın mı?<br />
* * * *<br />
Fetih işi çözüm değil,<br />
Dünyaya hakim olunmaz.<br />
Hakim olmak isteyenin<br />
Son nefesinde hekim bulunmaz.<br />
* * * *<br />
Birkaç yüzyıldır savaş olmadı,<br />
Barış var diyorsan<br />
Bravo diyorum sana<br />
Seni alkışlıyorum.<br />
* * * *<br />
Atatürk ilkelerinden vazgeçme<br />
Dünyada barışı koru<br />
Başka dünya yok diyorsan<br />
Sonsuza dek mutlusun.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
NEDEN ATATÜRK'Ü SEVİYORUM<br />
Yurdu düşmanlardan kurtardığı için,<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni kurduğu için,<br />
İnsanca yaşamanın yolunu gösterdiği için,<br />
Düşünceye özgürlük sunduğu için.<br />
* * * *<br />
Beni tanıyanlar soruyorlar:<br />
Neden Atatürk'ü bu kadar çok seviyorsun?<br />
Ben de diyorum, Atatürk sevilmeyecek biri değil,<br />
Yüreğinde sevgi olan herkes Atatürk'ü sever.<br />
* * * *<br />
Atatürk sevgidir, Atatürk ilgidir, Atatürk saygıdır.<br />
Atatürk özgürlüktür, Atatürk çağdaşlıktır, Atatürk ilerlemedir.<br />
Atatürk geri kalmamaktır, Atatürk medeniyettir.<br />
Atatürk dünyada ön sırada yer almaktır.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
BEN BİR ZAMAN GEZGİNİYİM<br />
Ben bir zaman gezginiyim,<br />
Zamanda gezer dururum,<br />
Geçmiş zamanlarda yaşamış insanların,<br />
Önderleri kimmiş merak eder dururum.<br />
* * * *<br />
Yüzyılları, bin yılları araştırdım<br />
Büyük önderler kimmiş belirledim.<br />
İnsanlık tarihinin en büyük önderini seçtim<br />
Adı Mustafa Kemal Atatürk.<br />
* * * *<br />
Atatürk ülkesini kurtarmak için,<br />
Kıyasıya bir mücadele içine girmiş.<br />
Yaptığı savaşlarda hiç yenilmemiş.<br />
Böylelikle yurdunu düşmanlardan kurtarmış.<br />
* * * *<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş.<br />
Türk Halkının beynindeki prangaları söküp atmış.<br />
On beş yıl iktidarda kalmış.<br />
Bu süre içinde yurt dışı geziye çıkmamış.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
CUMHURİYET VE BARIŞ<br />
Padişahmış, kralmış, sözü kanun sayılırmış.<br />
Kimseye hesap vermek zorunda değilmiş.<br />
Olmaz ki, böyle yönetim olmaz ki?<br />
Bir ülke böyle yönetilmez ki.<br />
Yönetim şekillerinden<br />
En güzelini seçtim.<br />
Cumhuriyet dedim.<br />
* * * *<br />
Bir sınır olayını bahane edip<br />
Komşu ülkeye saldırıp savaş çıkaran devletler var<br />
Siz nasıl padişah, nasıl kralsınız?<br />
Anlaşma yolunu denesenize<br />
Bir buluşun, konuşun.<br />
Barışı fark edin<br />
Barış deseniz, savaşmazsınız.<br />
Devletler arası ilişkilerden<br />
Zor olanı seçtim<br />
Barış dedim.<br />
* * * *<br />
Cengiz Han dünya imparatorluğu sevdasındaydı.<br />
Büyük İskender, dünyaya hakim olmak için, yola çıkmıştı.<br />
Napolyon, Fransa'yı küçük dünya olarak kabul ederdi.<br />
Hitler, dünya benim emrimde olmalı derdi.<br />
Barış deyip ülkelerini kalkındırmak yerine<br />
Savaş deyip ülkelerini felakete sürüklediler.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK<br />
Tarih her yüzyılda bir kahraman üretir<br />
19. yüzyılda da bir kahraman üretti.<br />
Bu kahraman öylesine büyük, yüce ve güçlüydü ki,<br />
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kahramanı unvanını hak etti.<br />
* * * *<br />
Ben ne kadar bir tarih kitabı yazmaya çalışsam da<br />
Kahraman diye anılanlar bir, iki sayfada eridi, gitti.<br />
Yüz sayfa, bin sayfa ayırdım ama yetmedi.<br />
Sen ne büyüksün Mustafa Kemal Atatürk tarihe sığmazsın.<br />
* * * *<br />
Yokluk vardı, darlık vardı, yalnızlık vardı.<br />
Düşman vardı, hain vardı, güven yoktu.<br />
İnsan vardı, millet vardı, ulus vardı.<br />
Hepsinden önemlisi yenilmez armada vardı.<br />
* * * *<br />
Çıktı, çaktı, çökertti, silindir gibi ezdi.<br />
Anadolu'ya saldıran düşmanları perişan etti.<br />
Biz, milli sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız,<br />
Yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz, dedi.<br />
* * * *<br />
Yabancı kültürlerin benimsenmesi milli varlığımızı tehlikeye düşürür, çağdaş uygarlık düzenini yakalamamızı engeller.<br />
Atatürk, batının ve doğunun tekniğinden ve biliminden yararlanırken, milli kültürümüzü korumamız gerektiğini belirtmiştir.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
------------------------------------------------------<br />
------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
SAVAŞTIK<br />
Barış, istedim.<br />
Savaş, dediler.<br />
Evet, dedim.<br />
Savaştık.<br />
Yenildiler.<br />
Ben, dedim.<br />
Sensin, dediler.<br />
Çekip gittiler.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
KURTULUŞ SAVAŞI'NI BEN BAŞLATTIM<br />
Sıfırdan zirveye çıktım<br />
Vatanı kurtardım<br />
Bin yıl geçse bile<br />
Dünya beni unutmaz.<br />
* * * *<br />
Osmanlı çökmüş, bitmişti.<br />
Külü bile kalmamıştı.<br />
Anadolu'da özgürlük ateşini yaktım<br />
Kurtuluş Savaşı'nı ben başlattım.<br />
* * * *<br />
Anadolu halkı gururla<br />
Benim yanımda oldu<br />
Düşman siperleri kurşunla,<br />
Bombayla doldu.<br />
* * * *<br />
Ey genç yeni nesiller!<br />
Türkiye Cumhuriyeti'nin fedaisi olun.<br />
Hiçbir şeye boyun eğmeyin<br />
Özgür ve bağımsız kalın.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
KİMSE BENİ SEVMESE DE BU VATANI KURTARIRDIM<br />
Kimse beni sevmese de<br />
Cumhuriyeti kurardım<br />
* * * *<br />
Kimse beni sevmese de<br />
Şapka devrimini yapardım<br />
* * * *<br />
Kimse beni sevmese de<br />
Harf devrimini yapardım<br />
* * * *<br />
Kimse beni sevmese de<br />
Kadınlara özgürlük sunardım<br />
* * * *<br />
Savaştım, sonuna kadar savaştım<br />
Beni sevmeyenler olacağını bile bile<br />
* * * *<br />
Sevmeyecekler için de savaştım<br />
Onların mutluluğu ve refahı için de savaştım<br />
* * * *<br />
Siz ey şanslı yeni nesiller, sevenler ve sevmeyenler<br />
Sıcak yataklarınızda rahat uyuyun, ben sınırda nöbetteyim.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
ÇANAKKALE'DE TARİH YAZDIM<br />
Ben tarih yazmasam, tarih beni yazmazdı.<br />
Çanakkale'de Anzak mezarını kazmazdı.<br />
Savunmada bekleyip taarruz etmesem<br />
Emrimdeki ordu zafere ulaşmazdı.<br />
* * * *<br />
Bu ordu başka ordu, Kahraman Türk Ordusu,<br />
Mustafa Kemal'e güvenir, yoktur düşman korkusu<br />
En önde ben oldum, hücum dedim, ileri atıldım<br />
Asker peşimden geldi, kahrettik, düşman olan herkesi.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
YURT DIŞI GEZİLERİNDE ATATÜRK<br />
On beş yıl iktidarda kaldı<br />
Yurt dışı geziye çıkmadı<br />
Çünkü halkıyla barışıktı<br />
Yurt dışında ne işi olacaktı?<br />
* * * *<br />
Samsun'a gitti, Erzurum'a, Sivas'a gitti.<br />
Kırşehir'e Nevşehir'e Bursa'ya gitti.<br />
Türkiye'de gitmediği yer kalmadı.<br />
İnsanlar, O'nu sevgiyle bağrına bastı.<br />
* * * *<br />
Demokrasiyle yönetilen bir ülkede<br />
Üst düzey yöneticiler<br />
Yurt dışı gezilere sık sık çıkıyorsa<br />
İç politikada işler iyi gitmiyor demektir.<br />
<br />
-------------------------------------------------------<br />
<br />
İKİ TABUR ASKER, HİNDİSTAN VE BEN<br />
24 Yaşında yüzbaşı oldum<br />
Harp Akademisi mezunuydum<br />
Osmanlı Ordusu'nun gözde,<br />
Genç subayları arasındaydım.<br />
* * * *<br />
Padişah Vahdettin şehzadeyken<br />
Saraya gider, görüşürdüm.<br />
Devlet erkanı beni tanıyordu<br />
Vahdettin padişah olunca<br />
Daha fazla görüşmeye başladık.<br />
* * * *<br />
Bir defasında padişah Vahdettin<br />
Yanıma iki tabur asker alıp<br />
Müslümanlık adına<br />
Hindistan'ı fethetmemi istedi.<br />
* * * *<br />
Aman, dedim, nasıl olur?<br />
Olur, Mustafa Kemal olur.<br />
Sen yeter ki iste, başarırsın,<br />
Hindistan'ı İngilizlerden kurtarırsın.<br />
* * * *<br />
Padişahın bence kabul görmeyen<br />
Bilmem kaçıncı girişimiydi.<br />
Cezayir diyordu, Fransızlar diyordu.<br />
Yemen diyordu, Arabistan diyordu.<br />
Sen çölde bile devlet kurarsın diyordu.<br />
* * * *<br />
Doğru, ben isteseydim Hindistan'ı fethederdim<br />
İngilizleri Asya'dan söküp atardım<br />
Elden çıkmış Arabistan'ı yeniden fetheder<br />
Çölde bile yeni bir devlet kurardım.<br />
* * * *<br />
Ben sömürgeciliğin karşısındayım<br />
Benim ne işim var Hindistan'da<br />
Ne işim var Arabistan çöllerinde<br />
Sonunda yine emperyalizm özlemleri<br />
Dünya milletlerini bir bayrak altında toplama hayali.<br />
* * * *<br />
Ben her milletin kendi bayrağı altında<br />
Özgür ve bağımsız yaşaması taraftarıyım<br />
Osmanlı bir beylikti, devlet oldu<br />
Sonradan pek çok devleti sınırları içine aldığından,<br />
Osmanlı İmparatorluğu dendi.<br />
* * * *<br />
Osmanlının adaleti bin yerden patlak verdi.<br />
Güçsüz kalınca baskı altındaki milletler ayaklandı.<br />
Sevr Antlaşması Osmanlının idam fermanıydı.<br />
Osmanlı son buldu, Türklüğü ben kurtardım.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Klasik Türk Ve Dünya Masalları - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-klasik-turk-ve-dunya-masallari-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sat, 22 Aug 2026 14:53:11 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-klasik-turk-ve-dunya-masallari-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[PİRE İLE SİVRİSİNEK<br />
Zıplama yeteneğini kaybetmiş pireyle, uçma yeteneğini kaybetmiş sivrisinek yolda karşılaşmışlar. Bir ağacın altına oturup konuşmuşlar. İkisinin de paraları varmış ve ilk karşılaştıkları yere bakkal dükkânı açmışlar. Tatlı dilli, güler yüzlü oldukları için, dükkân müşteriyle dolup taşmış. Aradan aylar geçmiş ama müşterileri azalmamış. Herkes onların müthiş ticari zekâlarından bahsetmiş.<br />
Yeteneğimi kaybettim diye üzülme, bir köşeye çekilip dövünme. Bilmez misin ki, canlılar birkaç yetenekle doğarlar.<br />
<br />
--------------------------------------------------------<br />
<br />
ORMANIN YENİ KRALI<br />
Ormanlar Kralı Aslan tahta çıkışının yıl dönümünde bir günlüğüne krallığı bırakacağını ilan etmiş. O sabah erkenden pek çok orman hayvanı sarayın büyük salonunda toplanmış. Kral aslan basamaklarla çıkılan yüksekçe bir yerde tahtında oturuyormuş. Ayağa kalkıp arka kapıdan çıktığı anda, orman hayvanları tahta hücum etmiş. Ön sırada bulunan iri cüsseli fil, zürafa, kaplan, gergedan gibi hayvanlar tahtın önüne ilk varanlarmış. Büyük bir itiş kakıştan sonra Ot Yiyen Kaplan tahta oturmuş ve bir günlüğüne Ormanlar Kralı olmuş.<br />
<br />
Doğruluktan ayrılmadan, herkese eşit davranarak, ormanda yaşayanların mutluluğunu gözeterek iyi bir yönetim göstermiş. Gün sonunda tahtı yeniden kral aslana bırakmış ve kral aslandan kocaman bir aferin almış.<br />
<br />
------------------------------------------------------<br />
<br />
SULU MASAL<br />
Adamın biri masal yazmaya meraklıymış. Bir konu aklına gelince evdeyse su dolu kovanın içine, yoldaysa bir su birikintisine masalını yazarmış. Bazen suya yazdığı masalları eşine, dostuna anlatırmış. Onlar da, bunlar çok güzel masallar, su üstüne masal yazma, üç gün sonra unutursun. Kalıcı olsun, herkes okusun diye kâğıda, kartona yaz, derlermiş.<br />
<br />
Böylece aradan aylar geçmiş. Bir gün küçük oğlu, masalcı babasına: “ Baba, geçen ay bana tilkili bir masal anlatmıştın. Tilki masalın sonunda padişah oluyordu. O masalı yine anlatsana, demiş ama masalcı, masalı su üstüne yazdığı için, okuyup, anlatması mümkün olmamış. Tilkili masalı hatırlamamış bile. Bu duruma çok üzülen masalcı, aklına gelen masalları kâğıtlara yazacağına dair oğluna söz vermiş.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------<br />
<br />
ARAP VE ALTI DEVESİ<br />
Arabın biri Arabistan Çölleri’nde yük taşımacılığı yaparmış. Bu arabın altı tane devesi varmış. Arap, bu develerle şehirden şehire mal taşır ve epey de kazanç sağlarmış. Yolculuklar sırasında arap, en öndeki devenin üstünde oturur ve devamlı olarak: “ Bıktım artık bu çöl sıcağı altında yük taşımaktan. Daha rahat bir şekilde para kazanmanın yolunu buldum. Siz altı deve, sizleri bir şişenin içine koydurup, para karşılığı insanlara seyrettireceğim. Develer, sevinin, çöl sıcağına maruz kalmadan şişenin içinde gezersiniz. “ diyerek söylenir dururmuş.<br />
<br />
Arap, bir gün dediğini yapmış. Oz büyücüsüne giderek, develeri küçülttürüp, şişenin içine sokturmuş ve handa, dükkânda, çarşıda insanlara seyrettirip çok para kazanmış.<br />
<br />
----------------------------------------------------------<br />
                                                      <br />
YARDIMSEVER KARTAL<br />
Bir kartal varmış. Herkesin yardımına koşarmış. Tavşanın koşarken ayağı mı burkuldu, yavru maymun daldan mı düştü, olayı haber alır almaz uçar gelir, yaralıyı kucakladığı gibi orman hastanesine yetiştirirmiş. Garibin, yoksulun hastane masraflarını ödediği çok olurmuş. Ormanda yaşayanlar bu yardımsever kartalı tanırlarmış ve kendisine hava ambulansı derlermiş.<br />
<br />
Bir gün yardımsever kartala gergedanın hasta olduğu ve mağarasında yattığı haberi verilmiş. Yardımsever kartalın gergedanın mağarasına değil de, hastaneye doğru uçtuğunu görenler çok şaşırmışlar. Sonradan neden böyle yaptığını soranlara yardımsever kartal şöyle demiş: “ Hasta olan sincap veya tavşan değil ki, hastaneye götüreyim. Dört tonluk gergedanı hastaneye taşıyamayacağıma göre, hastaneyi ayağına getirdim. Doktor tilkiyi gergedanın yanına götürdüm. Gergedan hazımsızlık çekiyormuş, ilaçla tedavi oldu. Şimdi çayırda otlayıp duruyor. “<br />
Bunun üzerine oradakiler önce gülmüşler, sonra yardımsever kartalı alkışlamışlar.<br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
HOROZ İLE KEDİ<br />
Horozun biri kol saati bulmuş. Saati boynuna takan horoz yürüyüşünü ağırlaştırıp, ben neymişim, en büyükmüşüm havalarına girmiş. Yol ortasından giderken, herkes kenara çekilip ona imrenerek bakıyormuş ve vay be diyerek, zenginlik ve gösterişin ne olduğunu anlıyormuş. Horoz zamanla arkadaşlarıyla arasına mesafe koymaya başlamış. Eski günlerdeki samimiyet, cana yakınlık mazide kalmış. Arkadaşları giderek horozdan uzaklaşmış.<br />
<br />
Bir gün horoz bir ağacın altına oturmuş, düşünüyormuş. Kedi oradan geçiyormuş. Horoza seslenmiş: “ Ne o, horoz kardeş, Marmara Denizi’nde kayığın mı battı? Seni üzen her neyse anlat da bilelim. “ demiş.<br />
Horoz da olanları anlatmış: “ Her şey kol saatini boynuma takmamla başladı. Sonradan ne arkadaşım kaldı, ne dostum. “ diye dert yanmış. Kediden yardım istemiş. Bunun üzerine kedi, kol saatini boynundan çıkarmasını, nerede bulduysa oraya bırakmasını ve ancak bu şekilde arkadaşlarıyla eskisi gibi samimi olabileceğini söylemiş.<br />
<br />
Horoz kedinin dediğini yapmış. Kol saatini bulduğu yere bırakmış. Arkadaşları, onu tekrar aralarına kabul etmişler. Horoz bir daha zenginlik gösterisine kalkışmamış. Dersini de almış.<br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
ANNE, BABA VE YAVRU FİL<br />
Güzel bir yaz gününde anne, baba ve yavru fil lunaparka gitmişler. Anne ve baba fil daha önce defalarca buraya gelmişler ama yavru fil için durum öyle değilmiş. Yavru fil ilk kez geliyormuş ve çok heyecanlıymış. Yavru fil, annesiyle birlikte atlıkarıncaya binmiş. Sürenin dolmasına karşın, yavru fil atlıkarıncadan inmek istememiş. Baba fil iki bilet daha almış ve bilet kesen adama vermiş. Böylece anne ile yavru filin bir kez daha tur atmaları mümkün olmuş.<br />
Daha sonra onlar dönme dolaplara binmişler. Dönme dolabın yükseldiği anlarda yavru fil çok korkmuş, gözlerini kapamış ve ağlamış.<br />
<br />
Baba fil tüfekle hareketli hedeflere on atış yapmış ama bir isabet bile kaydedememiş. Çevredekilerin bakışlarından sıkılan baba fil kendini aynalar çadırına zor atmış. Aynalar çadırında karşısına geçeni ince-uzun, kalın-kısa, uzun yüzlü, yamuk gözlü gösteren pek çok ayna varmış. Baba fil sıkıntısını burada unutmuş, çünkü yavru filin neşesine diyecek yokmuş. Yavru fil, o ayna senin, bu ayna benim koşmuş, durmuş.<br />
Anne ve baba fil ortaya yavrularını alarak korku kapısına girmişler. Burada anne fil korkmuş ve ara sıra çığlık atmış. Çıkışta yavru fil, babasına, ben hiç korkmadım, demiş.<br />
Zamanın ilerleyen saatlerinde fil ailesi evlerinin yolunu tutmuşlar.<br />
<br />
---------------------------------------------------------<br />
<br />
EŞEK İLE KÖYLÜ<br />
Bir eşek varmış. Bir de köylü varmış. Köylü eşeğin sahibiymiş. Sahibi eşeği şehirdeki pazara götürür, satar ama eşek bir süre sonra geri gelirmiş. Bu süre bazen bir ay, bazen on ay olurmuş.<br />
<br />
Köylü eşeği bir kez daha satmak için, pazara götürmüş. Pazarda köylünün biri eşeği satın almış. Yeni sahibi eşeği evinin yanındaki ahıra götürmüş. Sonraki günlerde sahibi eşeğin sırtına fazla yük bindirmiş. İki eşeğin çekebileceği arabayı bu eşeğe çektirmiş. Eşek bana mısın dememiş. Sahibi elinde sopası eşeğin hata yapmasını bekliyormuş. Ağır yükleri taşıyamasa, arabayı çekemese eşeği sopayla dövmek istiyormuş. Böyle yük hayvanlarını dövmekten zevk alıyormuş.<br />
Sonunda eşeği dövmek için, bahane yaratmış. Eşeğin iki yanındaki heybelere yük doldurmuş. Eşeğin sırtındaki semerin üstüne bir tencere yemeği bağlamadan bırakmış ve eşeği yokuşa sürmüş. Bir süre sonra tencere yere yuvarlanmış ve yemek yerlere dökülmüş.<br />
<br />
Önce eşeğe bağıran adam daha sonra eşeği yularından tutup kenara çekmiş ve bir ağaca bağlamış. Eşeğin sırtındaki yükleri indiren adam, eşeğin arkasına geçip sopayla vurmaya başlamış. Hayatta sadece dayak yemeye tahammül edemeyen eşek arka ayaklarıyla çitme atarak adamı boylu boyunca yere uzatmış. Eşek bağlı olduğu yerden kurtularak ilk sahibi köylünün yanına gitmiş. Köylü ertesi sabah eşeği satmak için, pazara götürmüş.<br />
İnsanlara çok yararlı olan eşek, at, öküz sahibiyseniz onları dövmeyin. Eğer dövmeye kalkarsanız, bir tekmede yeri boylarsınız ve bir daha kalkamazsınız.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ÇEKİNGEN ÇEKİRGE<br />
Çekirgeler diyarında bir çekirge varmış ki, çok çekingenmiş. Toplantılara, şölenlere çağrılır ama katılmazmış. Parkta, bahçede dinlenirken, yanına biri gelecek diye ödü koparmış. Hayat bir tiyatro sahnesi dersen, bu tiyatroda yalnızları oynarmış.<br />
Çekirgeler diyarında evler kayalık bir dağın yamaçlarındaymış. Ara sıra dağdan kopan taş ve kaya parçaları aşağı yuvarlanır, birkaç eve zarar verirmiş ama çekirgeler bunu önemsemezler ve evleri onarıp, olayı unuturlarmış.<br />
<br />
Çekingen çekirge bir gün kayalık dağa çıkmış. Çevreyi araştırıp, kayaları incelediğinde durumun korkunçluğunu olanca acılığıyla anlamış. Dağ geliyormuş. Her an büyük kaya parçaları kopabilir ve aşağıdaki evleri dümdüz edebilirmiş. Evlerin yanına inip, kime rastladıysa gördüklerini anlatarak, evlerini kayalık dağdan uzaklara taşımalarını söylemiş. Çekirgeler, onu sakin bir şekilde dinlemişler. Onun neden bu kadar heyecanlı olduğunu anlayamamışlar. Sadece çekingen, zemini sağlam, etrafı güvenli karşıdaki ormanın yanına ev yaparak oraya taşınmış.<br />
<br />
Günlerden bir gün öğle vakitleri kayalık dağdan kopup gelen kaya parçaları çekirgelerin evlerini yerle bir etmiş. Çekirgelere bir şey olmamış çünkü çoğu tarlada, bahçedeymiş. İnsanların bin bir emekle yetiştirdiği ürünleri talan ediyorlarmış. Akşamüstü tıka basa doymuş olarak dönen çekirgeler, o geceyi yıldızları sayarak geçirmişler. Sabah erkenden çekingen çekirgenin evi etrafında toplanan çekirgeler, ondan özür dileyip, evinin çevresine evler kurmak için, izin istemişler. O da, epey yüklü bir para karşılığında bu izni vermiş ve zengin olmuş.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
KEDİLER AÇ KALMASIN<br />
Evvel zamanda bir kasabanın kedileri pek çokmuş. Kediler, çöp tenekelerinden, insan artıklarından beslenirmiş. Gel zaman, git zaman bu kasabaya yeni bir başkan seçilince olan olmuş. Kasabanın kedileri insanlar tarafından horlanmış, aşağılanmış çünkü başkan kedileri hiç sevmiyormuş. Yemek artıklarını toprağa gömmüşler, kediler aç kalmış.<br />
Kedilerin padişahı, kasabanın ileri gelen kedileriyle bir toplantı yapmış. Hal ve gidiş çok kötüymüş. Sonunda kediler, bu kasabadan ayrılarak civar köy ve kasabalara dağılmışlar.<br />
<br />
Kedisiz kalan kasabayı kısa sürede fareler istila etmiş. Evlerde fareler, yollarda fareler; kasabalılar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Kasabalılar da bir toplantı yapmışlar ve bu toplantıda kedi düşmanı olmayan bir başkan seçmişler. Yeni başkan, kedilerin padişahına giderek, hürmetlerini sunmuş, olanlar için, özür dilemiş ve eğer geri dönerlerse kedileri köfteyle, dolmayla besleyeceklerini söylemiş. Kedilerin padişahı, bir denemekte yarar var deyip, çevre köy ve kasabalara giden kedilere haberciler yollayıp, eski kasabalarına davet etmiş. Kediler geri dönünce ortalıkta fareden eser kalmamış. Böylelikle kasaba fare belasından kurtulmuş. Kasabalılar, saygıdeğer ve dost kedileri en iyi yiyeceklerle beslemişler.<br />
<br />
Kediler öyledir, bahçede, yolda görürsünüz ve pist dersiniz kaçar gider. Bazen bir kedi görürsünüz size yalvararak bakar, bazen bir yavru kedi görürsünüz size miyav der, açım, bana yiyecek bir şeyler verebilir misiniz, demektir bu. Onları dışlamayalım, onlara sevgiyle yaklaşalım, onları besleyelim. Bahçede, sokakta bir kedi yerine on fare görmek istemiyorsan buna kendini mecbur hissetmelisin.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVGACI ÖRDEK<br />
Bir ördek varmış, çok kavgacıymış. Kimseyle arkadaş olmaz, kavga edecek birini ararmış. Göl çevresinde yaşayan ördekler arasında kavga etmediği yokmuş. Bundan dolayı adı kavgacı ördeğe çıkmış. Ördekler aralarında toplantı yapmışlar ve beş kişilik bir heyet seçmişler. Heyet, kurnaz tilkiye giderek ondan yardım isteyecekmiş. Kurnaz tilki epey bir para alarak işi kabul etmiş ve ertesi gün kavgacı ördeği aramaya başlamış. Kavgacı ördeği bir ördekle kavga ederken bulmuş.<br />
<br />
Kurnaz tilki araya girerek, kavgacı ördeğe çıkışmış. Kavga edip duracağına babanın bana olan borcunu ödesen iyi edersin, demiş.<br />
Bunun üzerine kavgacı ördek: “ Ne borcu? Babam bana bu borçtan söz etmemişti. Babamın sana borcu mu vardı? “ diye sormuş.<br />
Tilki: “ Tabi vardı. İki yıl önce şimdi senin oturduğun evi baban hangi parayla aldı sanıyorsun? Benim verdiğim borç parayla. Baban taksitler halinde borcunu ödüyordu ya geçen yıl ölünce ödemeler durdu. Sen üzgünsün diye rahatsız etmedim. Kalan borcu öde yoksa evini elinden alırım. “ demiş.<br />
“ Yazılı kâğıt, borç senedi falan yok mu? “<br />
“ Yok. Baban, sözüm senettir, demişti. Aramızda karşılıklı güvene dayalı bir anlaşma vardı. “<br />
“ Benim de sözüm senettir. Eğer gerçekten böyle bir anlaşma varsa borcu öderim ama taksitleri ne zaman ödemeye başlarım bunu bilemem. “<br />
“ Gel seninle bir anlaşma yapalım, ördek kardeş. Sen iki yıl kavgaya karışma, kimseyle kavga etme, ben bu borcu ödenmiş sayacağım. “<br />
“ Tamam, olur, anlaştık. “<br />
<br />
Kavgacı ördek iki yıl boyunca kavgaya karışmamış, kimseyle kavga etmemiş. Böylelikle tilkiye babasının olmayan borcunu ödemiş olmuş. Zaten iki yıl sonunda kavgasız bir hayatın daha kolay yaşandığını fark edip, gereksiz kavga etmekten kaçınmış.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------<br />
<br />
BECERİKSİZ CİN<br />
Salim adında genç bir adam günün birinde yalnız yaşadığı evinin tavan arasında mantarlı bir şişe bulmuş. Şişenin boyu bir karıştan daha uzunmuş. Şişeyi almış, aşağı inmiş, tozlu şişeyi sabunlu suyla bir güzel yıkamış. Şişenin mantarını uzun uğraşlardan sonra açmayı başarmış. Şişeden cin çıkmış: “ Ey sahip, benden ne dilersen yerine getiririm. “ demiş.<br />
<br />
Salim şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra bir dilek dilemiş: “ Ey cin, şu odanın ortasına on altın at bakalım. “ demiş.<br />
“ On altın hemen gelsin. “ demiş cin ama altınların şıngırtısı duyulmuş, kendisi yok.<br />
Cin: “ Ey sahip, bu benim ilk işim olduğu için, böyle oldu. Yoksa ben ne dersem, olur. Sen bir şey daha iste, bak nasıl başaracağım. “<br />
Salim: “ Takma kafana, cin. Sen şimdi kuş sütünün bile olduğu bir sofra getir. “<br />
“ Sofra hemen gelsin. Kuş sütü de olsun. “ demiş cin ama aradan zaman geçmiş, sofra gelmemiş. Tavan arasında bir tıkırtı olmuş ya Salim önemsememiş. Koca cin odanın ortasına oturup ağlamaya başlamış: “ Ben ne beceriksiz bir cinim! Bir sofra getiremedim. Yazıklar olsun bana, “ diyerek ağlamış, dövünmüş. Daha sonra Salim, cini bahçeye çıkarmış. Cin, çeşmede yüzünü yıkamış, üzüntüsü biraz dağılır gibi olmuş: “ Becerikli cin, başaran cin, azimli cin, bir de burada dene bakalım. Sofra iste. “<br />
“ Olur sahip. İçinde kuş sütü de bulunan sofra hemen gelsin. “ demiş cin ve sofra bahçenin orta yerine kurulmuş.<br />
Cin: “ Başardım, başardım. “ diye bağırmış.<br />
Salim: “ Bak gördün mü? Azmettin, başardın. Seni kutluyorum. “ demiş ve en güzel yemeklerden tabaklar dolusu yemiş. Salim yüz altın istemiş, gelmiş. Daha sonra cin izin istemiş ve şişeye girmiş, Salim de şişenin mantarını kapatmış.<br />
<br />
Ertesi gün, daha ertesi gün Salim, cini çağırmış, durmuş. Bahçede cinin olsun dedikleri oluyormuş da, evde istedikleri olmuyormuş. Aradan birkaç hafta geçmiş ki, şişe ortadan kaybolmuş. Bu arada Salim cinden gelen altınlarla servet sahibi olmuş. Salim, cinin evde başarısız olmasından dolayı kayıplara karıştığını düşünüyormuş. Uzun süredir kafasını kurcalayan sorunun cevabını araştırmaya karar vermiş. Evin iki odasını ve mutfağını en ince detaylarına kadar gözden geçirmiş. Sonra tavan arasına çıkmış. Bir de ne görsün? Tavan arası altınlarla ve hazır sofralarla doluymuş. Cinin evdeyken istedikleri gelmiş ama tavan arasında kalmış, aşağı odaya inmemiş. Salim tavan arasındaki yer tahtalarından birkaçını çıkarınca altında bir balıkçı ağı olduğunu görmüş. Daha altta yine tahtalar varmış ve bu tahtalar alt kattaki odanın tavanıymış.<br />
Kısacası yıllar önce bu evi yapanlar, alt kattaki odanın tavanını çift kat tahta yaptırmışlar ve ortasına balık ağı germişler. Neden bunu böyle yaptınız diye onlara sormak lazımmış.<br />
Salim bahçede gelen altınları kendine ayırmış. Tavan arasında bulduğu altınları fakirlere dağıtmış. Bu evde oturmaya devam etmiş. Daha sonra genç ve güzel bir kızla evlenmiş. Zamanla dört çocuğu olmuş. Çocuklarına mantarlı şişeden çıkan cinin hikâyesini her fırsatta anlatmış.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------<br />
-----------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KAPLUMBAĞANIN İKİNCİ EVİ<br />
Kaplumbağanın biri, ev kiralamak için, aslanın emlak bürosuna gitmiş. Tilki, kurt ve sırtlan da oradaymış. Nasılsın, iyi misin faslından sonra kaplumbağa niyetini aslana söylemiş. Oradakiler buna çok şaşırmışlar.<br />
<br />
Aslan: “ Bir yaşıma daha girdim. Senin sırtında evin var ya kaplumbağa kardeş. Neden kira vereceksin? Bütün her yer senin evin. İstediğin yerde durur, evine çekilirsin. “<br />
Kaplumbağa: “ Onun orası öyle de, işe girdim, bir villanın bahçesinde bahçıvanlık yapıyorum. Kazancım yerinde. Ben de sizin evleriniz gibi iki oda, bir salonu bulunan ve mutfağı olan bir ev istiyorum. Böyle evlerin kirası ne kadar? "<br />
Kaplumbağanın isteğini haklı bulan aslan: “ Madem işe girdin, kazanıyorsun, geniş bir evde oturmak senin hakkın. Ne kadar kira verebilirsin? “ diye sormuş.<br />
Kaplumbağa: “ Otuza kadar kiralık ev arıyorum. “ demiş.<br />
Aslan: “ Otuz mu? Otuza çok güzel evler var. Bahçe içinde, tek katlı, süper evler. Sırtlan, sen git kaplumbağayla otuz kira istenen iki evi de göster. Hangisini beğenirse orayı tutsun. “ demiş.<br />
Kaplumbağa ile sırtlan dışarı çıkmışlar ve yürümeye başlamışlar. Sırtlan kaplumbağaya ayda ne kadar kazandığını sormuş. Seksen cevabını alınca da, yani her ay elliyi kenara koyacaksın, demiş.<br />
Kaplumbağa: “ Öyle. Zaten biraz birikmişim var. Şimdi tutacağım evi beğenirsem, ileride satın almak istiyorum. “ demiş.<br />
<br />
Kaplumbağa iki evi de görmüş ve ilk gördüğü evi kiralamış. Bir gün işteyken kaplumbağanın evine hırsız girmiş ve birikmiş parayı alıp, gitmiş. Açılamaz denilen çelik kasa bomboşmuş. Kaplumbağa kıvranmaya başlamış. O gece hiç uyuyamamış. Ertesi gün işte çalışırken, çalınan paralarını düşünmüş. Kimselere de söyleyememiş, alay ederler diye korkuyormuş. Olayı çözmeye, hırsızı bulmaya karar vermiş.<br />
“ Kim benim evime girer, kasayı zorlanmadan açar ve paralarımı çalar? “<br />
Para biriktirdiğinden sadece emlakçıda bahsetmiş. O gün bu evi kiralarken emlakçı aslan, tilki, kurt ve sırtlan bunu duymuş. Sonra sırtlanla ev görmeye gitmiş. Sırtlanla konuştukları aklına gelmiş. Sırtlan kazancıyla yakından ilgilenmiş. Şüpheliler arasında sırtlan birinci sırada yer almış.<br />
Kaplumbağa sırtlanın babasını bulmuş, olanları anlatmış. Baba, kaplumbağanın şüphesini haklı bulmuş. Oğlu eski kasa hırsızıymış ama aslanın emlak bürosunda çalışıyormuş. Demek ki, eski günlere bir dönüş varmış. Sırtlan evine gelince babası ona çok kızmış. Yaptığının yanlış olduğunu söylemiş. Sırtlan kaplumbağadan utanmış, özür dilemiş ve parasını geri vermiş.<br />
<br />
Az kazandım, çok kazanmış. Onun birikimi varmış, benim yokmuş. Sen de çok çalış veya daha iyi bir iş bul. Sakın başkasının parasına, malına el uzatma. Hak etmediğin parayı alma. Para, çaba sarf edilerek, alın teri dökerek kazanılır. Öyle kolay yoldan para kazanma devri geçti.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------<br />
<br />
HAMSİ İLE YILAN BALIĞI<br />
Hamsinin biri, Karadeniz’de gezip duruyormuş. Bir gün bu hamsinin peşine yılan balığı takılmış. Hamsi saatlerce kaçmış. Arada bir yılan balığı hamsinin arkasından bağırıyormuş: “ Dur hamsi, beni yorma. Seni beğendiğim için, yemek istiyorum. “<br />
Daha sonra yılan balığı dar bir kovukta hamsiyi kıstırmış: “ Hamsi, dışarı çık! Seni yemek istiyorum. “<br />
“ Benim adım hamsi ama beni öyle kolayca yiyemezsin. Ne tavaya yatarım ne buğulamaya otururum. Dişlere şimşek çaktırırım, midelere yıldırım düşürürüm. Mide dedim de benim eskiden bir midye arkadaşım vardı. Kim bilir şimdi nerededir? “<br />
“ Konuyu değiştirme. Seni mutlaka yemem lazım. Benim yemek isteğimi köreltmeye çalışıyorsun. “<br />
“ Olur mu öyle şey? Sen bıçak mısın ki taşa sürteyim de körelesin. Bana bak balık yılanı, hamsiyi tersten okusan ismah dersin. İsmah tehlike demektir yani ben tehlikeliyim. Senin adın tersten okunduğunda ığılab nalıy ortaya çıkar. “<br />
<br />
“ O dediğinin anlamı nedir? “<br />
“ Her şeyi bilmek zorunda mıyım? Çok merak ediyorsan bir sözlük al, anlamını öğren. “<br />
“ Tamam, ben bir sözlük almaya gidiyorum. Ama sen beni burada bekle. Gidersen çok kızarım. “<br />
“ Oldu, beklerim. Sen hiç merek etme. Döndüğünde beni burada bulacaksın.”<br />
Yılan balığı gözden kaybolduktan bir saniye sonra hamsi ters yöne kaçmış. Aya giden füze hamsinin hızı karşısında yavaş kalırmış.<br />
<br />
-------------------------------------------------------------<br />
<br />
MASALCI TİLKİ İLE PALAMUT BALIĞI VE HAMSİ<br />
Masalcı bir tilki varmış. İyilikleri anlatan, maceralı masallar yazarmış. Yazdıklarını kitap olarak hazırlar ve okuyucunun ilgisine sunarmış. Masalcı tilkinin yazdıkları bir yayınevinin dikkatini çekmiş. Yayınevi sahibi, masalcı tilki ile konuşmuş, anlaşmış ve bol resimli, on tane masal kitabından pek çok adet basarak masalların daha geniş kitleler tarafından okunmasını sağlamış. Aradan bir süre geçmiş ve diğer yayınevleri de masalcı tilkinin masallarını birer, ikişer yayınlamaya başlamışlar. Bu güzel masallara ilgi giderek çoğalmış.<br />
<br />
Masalcı tilki bir gün yavrusu Tilik ile deniz kıyısında taşların üstünde oturmuş, konuşuyorlarmış. Masalcı tilki anlatıyormuş: “ Bak yavrum, hayat bulutlara benzer, bir rüzgârda dağılır. Biz bu hayatta bir bulut olduğumuzu farz edelim. Bir rüzgârda dağılmamak için, yere sağlam basmalıyız. Güçlü olmalıyız. Bu güç beden gücü ve beyin gücüdür. Bedenimizi güçlendirmek için, yürürüz, koşarız, spor yaparız. Beynimizi güçlendirmek için, kitap okuruz. Masallar, yavrular için çok değerlidir. Onlara hayatın gerçeklerini anlatır. Hayata hazırlar. Tilik istersen sana bu sabaha karşı yazdığım bir masalı okuyayım. “<br />
“ Olur, baba, oku, ben dinlerim. Sen bana bu yazdığın masalları okurken, hatalar, yanlışlar varsa fark ediyorsun, değil mi? “<br />
“ Aynen öyle oluyor. Masallar genelde, bir varmış, bir yokmuş diye başlar. Dikkat edersen benim masallarım öyle başlamaz çünkü bunlar özgün masallar. Bu masalda bir varmışlı başlamıyor. “<br />
<br />
Masalcı tilki daha sonra masalı okuyup bitirmiş. Masal, Tilik’in çok hoşuna gitmiş. Dinleyen buldu ya masalcı tilki, bir tane de geçen gün yazdığım bir masal vardı. Onu okuyayım, demiş ve okumaya başlamış. Masal bittikten sonra oluşan sessizliği alkışlar bozmuş: “ Çok güzel, çok güzel masallar bunlar, “ diye bağıran ve alkışlayan deniz kıyısındaki palamut balığıymış.<br />
<br />
Masalcı tilki ve Tilik, çok şaşırmışlar. Palamut balığı konuşmasına şöyle devam etmiş:<br />
“ Masalcı, okuduğun iki masalı dinledim. Güzeldiler, beğendim. Benim de anlatacak bir masalım var, “ demiş ve anlatmaya başlamış: “ Çok eskiden içinde mutlu balıkların yaşadığı bir deniz varmış. Balıklar dostça geçinirler ve şarkılar söylerlermiş. Bir gün bu denize başka bir denizden aradaki kanaldan geçerek gelen bir köpekbalığı ulaşmış. Köpekbalığı kocaman, dev gibi bir şeymiş. Boyu sekiz metre varmış. Büyük ağzını açarak, balıkları toplamaya başlamış. Denizdeki balıkları bir korkudur sarmış. Yenilip yutulma korkusu. Kim ister şu güzelim dünyada rahatça yaşamak varken, köpekbalığına lokma olmak?<br />
<br />
Balıklar, aralarında toplantı yapmışlar. Çeşitli öneriler ortaya konmuş. Tartışmalar olmuş. Akıl boyda değil baştadır, derler ya. Sonunda bir hamsinin önerisi kabul edilmiş. Bu denizin derinliklerinde yaşayan dev bir ahtapot varmış. Hamsi, bu ahtapotu tanıyormuş. Yardım istersem gelir ve bizi köpekbalığından kurtarır, demiş. Hamsi hemen yola çıkmış ve dibe dalmış.<br />
<br />
Ertesi gün köpekbalığına alttan yaklaşan ve onun belini güçlü kollarıyla sararak denizin dibindeki mağarasına götüren dev ahtapotu pek çok balık görmüş. Masal burada sona erdi. Nasıl masalımı beğendiniz mi? “<br />
Masalcı tilki: “ Süper bir masaldı. Çok beğendim. Seni kutluyorum, palamut balığı. Ayrıca çok da güzel anlattın. “<br />
Tilik: “ Ben de çok beğendim. Hiç duymadığım türden, değişik bir masaldı. “<br />
Palamut: “ Benim yuvam buraya yakın. Önümüzdeki günlerde yine buraya gelirseniz, birbirimize yeni masallar anlatma şansımız olur. Bakın size ne akıl almaz, benzeri bulunmaz, denizle ilgili masallar anlatacağım. “ demiş ve en iyi dileklerle ayrılmışlar. Sonraki günlerde onlar burada buluşup birbirlerine çok güzel masallar anlatmışlar.<br />
<br />
-------------------------------------------------------------<br />
<br />
TİLKİ İLE KİRACI ASLAN<br />
Tilkinin dört tane evi varmış. Birinde kendi oturur, üçünü kiraya verir ve kiralardan gelen parayla yaşamını sürdürürmüş. Günlerden bir gün tilkinin kiracısı evden çıkmış. Ertesi gün aslan evi kiralamış. Bir aylık kirayı ödemiş. Aradan aylar geçmiş ama aslan bir daha kira vermemiş. Eve gelip kirayı isteyen tilkiyi türlü bahanelerle atlatıyormuş. Tilki ne işi sertliğe dökebiliyormuş ne de sesini yükseltebiliyormuş, çünkü karşısında aslan var. Tilki kurnazmış ama çeşitli fikir oyunlarına başvurmasına karşın, aslandan kirayı alamamış. On aydır kirayı ödemeyen aslana karşı son bir oyunu varmış. Duyduğuna göre, bu aslan hayaletlerden çok korkarmış.<br />
<br />
Tilki yine aybaşında kirayı almak için, aslanın kapısını çalmış. Aslandan her zamanki gibi bir tatlı dil, bir güler yüz: “ Hoş geldiniz. Nasılsınız efendim? “<br />
Bunun üzerine tilki şöyle demiş: “ İyiyim, aslan efendi. Sen nasılsın? “<br />
“ Bugün moralim çok iyi. Sizi gördüm daha iyi oldum. “<br />
“ Kira hazır mı? Kirayı alayım. “<br />
“ Kira hazır, biraz sonra size takdim ederim. “<br />
“ Hep öyle diyorsun da kira verdiğin yok. On aydır evimde bedavaya oturuyorsun. “<br />
“ Aman tilkicim, canım benim, kira kolay. Hepsini toplu olarak öderim. Hem geçen gün ne oldu biliyor musun? Ormanda sağa, sola bakınarak gidiyordum. Birden önüme.. “<br />
“ Birden önüne hayalet mi çıktı. “<br />
“ Hayalet mi? Ne hayaleti? “<br />
“ Ormanda gezen hayalet. Bu evde yaşıyor. Gece demez, gündüz demez gezer gelir. Bu evi otel gibi kullanır. Hiç karşılaşmadın mı? “<br />
“ Bu evde hayalet mi yaşıyor? Söylesene be tilki. Bu evde bir dakika durmam. Hemen taşınıyorum. Eşyalarımı sonra aldırırım. “<br />
<br />
Aslanın uzaklaştığını gören tilki aslanın önüne çıkmış. Tilkinin, birikmiş kiraları ödemezsen hayalet peşinden gelir, demesi üzerine aslan cebinden para tomarını çıkarıp kira borcunu ödemiş. Aslanın koşarak uzaklaştığını gören tilki: “ Koca balaban. Madem bu kadar paran vardı, aylardır kirayı neden vermedin? “ diye bağırmış.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------<br />
-------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
TİLKİ GÖRÜNÜMLÜ ÇAKAL<br />
Çakallar, tilkilere benzerler. Bir çakal varmış ki, tıpkısının aynısı tilki. Çakal bunun farkındaymış ve gençliğinden beri tilkilerin yanındaymış. Böylece aradan birkaç yıl geçmiş.<br />
<br />
Bir gün bu çakal, bir tilki arkadaşıyla konuşuyormuş. Söz dönmüş dolaşmış çakal – tilki benzerliğine gelmiş. Çakal, tilkiler benim tilki değil de çakal olduğumu fark etmiyorlar mı acaba, diyerek merak eder dururmuş. Çakal tilkiye şöyle bir soru sormuş: “ Söyle bakalım tilki kardeş. Ben tilki miyim yoksa çakal mıyım? “<br />
Bunun üzerine tilki: “ Tabi ki çakalsın. Hem de yüzde yüz çakalsın. “<br />
<br />
Tilkinin bu derece kendinden emin cevabı karşısında çakal bir an bocalamış ama kendini çabucak toparlamış: “ Vay canına! Demek biliyordun. Peki, ne zamandan beri? “<br />
Tilki: “ Sen ilk aramıza geldiğin günden beri bunu biliyordum ve bütün tilkiler bunun farkındaydı. “<br />
Çakal: “ Bütün tilkiler mi? Ama bana hiç hissettirmediniz. Ben bu durumu nasıl da anlayamadım. “<br />
Tilki: “ Çakal olduğun için anlayamadın. Tilki olsaydın bunu anında fark ederdin. “<br />
<br />
---------------------------------------------------------------<br />
<br />
ÇINGIRAKLI YILAN<br />
Evvel zaman içinde, çıngıraklı yılanın biri kendine yuva ararmış. Çıngıraklı yılan gezmiş, dolaşmış. Sonunda bir köyün yakınındaki taşlı tarladaki ağacın altında bir delik bulup, burayı yuvası olarak kabullenmiş. Taşlı tarlaya girmek şanssızlığında bulunan yutabileceği büyüklükteki fare, sincap, tavşan gibi hayvanları kuyruğunun ucunda bulunan çıngırağını şıngırdatarak büyüler ve üstüne çekermiş. Sonra da avını yakalayıp yutarmış. Bu durum aylarca sürmüş.<br />
<br />
Bir gün bu taşlı tarlaya bir köylü gelmiş. Köylü, tarlayı çok beğenmiş ve taşları toplamaya başlamış. Burayı ekip biçerek bol ürün almayı umut ediyormuş. Köylünün gelmesi çıngıraklı yılanı heyecanlandırmış. Ne yapacağına bir türlü karar verememiş. Tutsa adamı soksa yutamayacak. Sokmasa başına bela olacak. Kaçıp gitmek bir türlü aklına gelmemiş. Farenin, sincabın arkasını arayan olmuyormuş ama insanlar öyle değilmiş. Bir insanı yılan soksa, timsah, aslan, kaplan öldürse insanlar iz sürer, er geç intikamını alırlarmış.<br />
Köylü yuvanın dibine kadar sokulmuş. Yılanla bir an göz göze gelmişler. Köylü sopasını kaldırmış, yılanın kafasına vuracak, yılan yuvadan fırlayıp, köylüyü ayağından ısırmış. Köylü, yandım anam, diye feryat ederek oradan uzaklaşmış. Yılan daha sonra yuvasının etrafında caka yürüyüşüne başlamış. Çıngırağını sinirli bir şekilde şıngırdatıyor ve var mı bana yan bakan deyip tur atıyormuş.<br />
<br />
Aradan bir saat geçmiş geçmemiş karşıdan ellerinde taşlarla, sopalarla köylülerin geldiğini gören yılanın çıngırağı başına bela olmuş. Çıngırağını bir türlü durduramıyor ve korkudan hareket edemiyormuş. Kaçıp gidememiş. Daha önce fareyi, sincabı, tavşanı büyüleyen çıngırağı bu kez kendini büyülemiş. Köylüler, çıngıraklı yılanı elleriyle koymuş gibi bularak taşlı tarladaki saltanatına son verip, arkadaşlarının intikamını almışlar.<br />
<br />
----------------------------------------------------------------<br />
<br />
KURNAZ TİLKİ İLE BEŞ KARDEŞLER<br />
Evvel zaman içinde, ülkenin birinde, büyük bir orman varmış. Bu ormanda pek çok canlı yaşarmış. Bir gün bu ormana beş kardeşler gelmiş. Beş kardeş adam, her gün gelerek bir sürü ağacı kesmişler. Kestikleri ağaçları arabalarına yükleyip götürmüşler. Zamanla ormanın sınırları daralmaya, boyutları küçülmeye başlamış. Bazı orman hayvanları yuvalarını kaybetmişler ve ormanın içlerine çekilmişler. Orada başka hayvanların yuvalarına girmeye çalışınca kavga çıkmış.<br />
<br />
Kurt ricacı olmak için gitmiş ama beş kardeşler tarafından sopayla kovalanmış. Daha sonra aslan kükreyerek üstlerine yürümüş ama beş kardeşler aslanı kurşun yağmuruna tutmuşlar.<br />
Orman hayvanları çaresiz, kara kara düşünürken, sincap bir öneri sunmuş ve şöyle demiş: “ Kurnaz tilkiden yardım isteyelim. O, beş kardeşlerin hakkından gelir. “<br />
Orman hayvanları tilkinin yanına gidip yardım istemişler. Bunun üzerine tilki: “ Bana ne zaman geleceksiniz diye merak ediyordum. Bu işin formülü çok basit. Hemen hallederim. “ demiş ve bir kâğıda bir şeyler yazmış, kâğıdı katlamış ve kâğıdın beş kardeşlere ulaştırılmasını istemiş. Bir maymun kâğıdı beş kardeşlere vermiş. Beş kardeşler, kâğıttaki notu okuyunca beyninden vurulmuşa dönmüş. Baltalarını alarak gitmişler ve bir daha onları ormanda gören olmamış.<br />
<br />
Orman hayvanları kâğıtta ne yazıyordu da beş kardeşler bu kadar korktular, diye düşünerek, maymuna bu soruyu sormuşlar. Maymunun cevabı şöyle olmuş: “ Kâğıtta, şunlar yazıyordu. Ormanda kestiğiniz her ağaca karşılık birinizin evini yakarım. İmza Tilki. “<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
SÜPÜRGECİ KELOĞLAN<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Dağda, bayırda avare gezermiş. Keloğlan bir zaman azmetmiş, süpürge yapmasını öğrenmiş. Günlerce uğraşmış, on tane süpürge yapmış ve bunları satmak için, kasabanın yolunu tutmuş. Bütün gün pazarda durmasına karşın, hiç süpürge satamamış. Selam veren, arkadaşlık eden çokmuş ama süpürge alan yokmuş. Normalde süpürgeler on akçeye alıcı bulurken, Keloğlan'ın akşam pazarı diye fiyat kırıp iki akçe dediği süpürgelerden kimse almamış. Dönüş yolunda nasılsa yenilerini yaparım, bunlar üstümde ağırlık olacak deyip süpürgeleri kasaba dışına atmış.<br />
<br />
Aradan günler geçmiş. Boş zamanlarında süpürge yapmaya devam eden Keloğlan yaptığı süpürgeler on tane olunca kasabaya gitmiş. Pazarda beklemiş, sokaklarda, haydi, süpürgeci geldi, diyerek gezmiş ama yine alıcı çıkmamış. Bir aralık bakmış evinin önünü süpüren kadının elinde yaptığı süpürgelerden varmış. Keloğlan, kadına, teyze, kolay gelsin, demiş. Kadın başını kaldırmış, bakmış Keloğlan karşısında: " Sağ ol, Keloğlan. Bak senin yaptığın süpürgelerden. Süpürgenin sapına adını kazımışsın. Çok sağlam, çok iyi süpürüyor. Süpürürken toz kaldırmıyor, tozu sanki içine hapsediyor. Geçen günlerde aldım. Adamın biri satıyordu. On akçeye aldım. "<br />
Keloğlan on akçe sözünü duyunca şaşırmış kalmış: " Ben geçen hafta pazarda iki akçeye indirdim de alan olmadı. Giderken kasaba dışına attıydım. Demek bulan kimse tanesini on akçeye satmış. "<br />
" Adam, Keloğlan'ın süpürgeleri diye bağırıp satıyordu. Komşular aldılar. Alamayanlar üzgün bir halde evlerine döndüler. Benim şu yan komşu Nermin Hanım o gece uyuyamamış. Ağlamış, durmuş. "<br />
Bunun üzerine Keloğlan: " Tamam işte, Keloğlan geldi. Süpürgelerden getirdi. Bir yol Nermin Hanım'a haber veriver. Tanesi iki akçeden, alsın, kullansın. "<br />
" Almaz Keloğlan, senin yaptığın süpürgeleri başkasından on akçeye alır ama senden iki akçeye almaz. Sana para vermez. "<br />
Keloğlan: " Neden ama? "<br />
<br />
Nedenini şimdi anlarsın, diyen kadın, Nermin Hanım'ın kapısını çalmış. Gerçekten de Keloğlan'ın yaptığı süpürgelere herkesten fazla istekli olan Nermin Hanım, Keloğlan'ın, bunlar sudan ucuz diyerek bir akçeye indirdiği süpürgelerden almamış. Keloğlan başını önüne eğmiş. İnsanların bana olan sevgisi yalanmış, diye düşünmüş. Ama yenilgiyi kabul etmemiş. Başını yukarı kaldırmış , göğsünü şişirmiş ve bir süpürge satsam bir akçe kazansam tuz alacaktım. Evde tuz kalmadı. Çorba tuzsuz, yemekler tuzsuz, anam evde isyan ediyor. Hani Keloğlan derdi de başka bir şey demezdi bu insanlar, diyor.<br />
" Teyzeler, bir akçeye on süpürge alın, tanesini beşe satın, ona satın. Hepsine bir akçe. Aldınız mı? "<br />
Sanki ağız birliği etmişcesine iki kadın: " Hayır Keloğlan, almadık, sana para yok. " demişler. Keloğlan'ın gözlerinden yaşlar süzülmüş. Şimdiye kadar hiçbir Keloğlan masalında Keloğlan ağlamamıştır ama Keloğlan'ı ağlatmışlar.<br />
Nermin Hanım: " Keloğlan ben senden süpürgeleri alırım. " deyince Keloğlan umutlanmış. " Ama bedavaya alırım. "<br />
" Size süpürgeleri bedavaya verirsem bana da Keloğlan demesinler. " diyen Keloğlan oradan ayrılmış. Hızlı adımlarla ileri doğru yürümüş. Kasabadan iyice uzaklaşınca uçurumun kenarına gelmiş ve süpürgeleri aşağı atmış. Keloğlan'ı günlerdir takip eden köse uçurumdan aşağı inmiş. Süpürgeleri almış. Ertesi gün tanesini on akçeden satmış. <br />
<br />
Keloğlan üzgün bir halde köyüne dönmüş. Tuz getirmedi diye anası bağırmış, çağırmış. Keloğlan oralı olmamış. Anasının ne dediğini duymamış. Süpürge yapmayı bırakmış. Sonraki günlerde akşama kadar yan gelip yatmış. Bu masal da burada bitmiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[PİRE İLE SİVRİSİNEK<br />
Zıplama yeteneğini kaybetmiş pireyle, uçma yeteneğini kaybetmiş sivrisinek yolda karşılaşmışlar. Bir ağacın altına oturup konuşmuşlar. İkisinin de paraları varmış ve ilk karşılaştıkları yere bakkal dükkânı açmışlar. Tatlı dilli, güler yüzlü oldukları için, dükkân müşteriyle dolup taşmış. Aradan aylar geçmiş ama müşterileri azalmamış. Herkes onların müthiş ticari zekâlarından bahsetmiş.<br />
Yeteneğimi kaybettim diye üzülme, bir köşeye çekilip dövünme. Bilmez misin ki, canlılar birkaç yetenekle doğarlar.<br />
<br />
--------------------------------------------------------<br />
<br />
ORMANIN YENİ KRALI<br />
Ormanlar Kralı Aslan tahta çıkışının yıl dönümünde bir günlüğüne krallığı bırakacağını ilan etmiş. O sabah erkenden pek çok orman hayvanı sarayın büyük salonunda toplanmış. Kral aslan basamaklarla çıkılan yüksekçe bir yerde tahtında oturuyormuş. Ayağa kalkıp arka kapıdan çıktığı anda, orman hayvanları tahta hücum etmiş. Ön sırada bulunan iri cüsseli fil, zürafa, kaplan, gergedan gibi hayvanlar tahtın önüne ilk varanlarmış. Büyük bir itiş kakıştan sonra Ot Yiyen Kaplan tahta oturmuş ve bir günlüğüne Ormanlar Kralı olmuş.<br />
<br />
Doğruluktan ayrılmadan, herkese eşit davranarak, ormanda yaşayanların mutluluğunu gözeterek iyi bir yönetim göstermiş. Gün sonunda tahtı yeniden kral aslana bırakmış ve kral aslandan kocaman bir aferin almış.<br />
<br />
------------------------------------------------------<br />
<br />
SULU MASAL<br />
Adamın biri masal yazmaya meraklıymış. Bir konu aklına gelince evdeyse su dolu kovanın içine, yoldaysa bir su birikintisine masalını yazarmış. Bazen suya yazdığı masalları eşine, dostuna anlatırmış. Onlar da, bunlar çok güzel masallar, su üstüne masal yazma, üç gün sonra unutursun. Kalıcı olsun, herkes okusun diye kâğıda, kartona yaz, derlermiş.<br />
<br />
Böylece aradan aylar geçmiş. Bir gün küçük oğlu, masalcı babasına: “ Baba, geçen ay bana tilkili bir masal anlatmıştın. Tilki masalın sonunda padişah oluyordu. O masalı yine anlatsana, demiş ama masalcı, masalı su üstüne yazdığı için, okuyup, anlatması mümkün olmamış. Tilkili masalı hatırlamamış bile. Bu duruma çok üzülen masalcı, aklına gelen masalları kâğıtlara yazacağına dair oğluna söz vermiş.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------<br />
<br />
ARAP VE ALTI DEVESİ<br />
Arabın biri Arabistan Çölleri’nde yük taşımacılığı yaparmış. Bu arabın altı tane devesi varmış. Arap, bu develerle şehirden şehire mal taşır ve epey de kazanç sağlarmış. Yolculuklar sırasında arap, en öndeki devenin üstünde oturur ve devamlı olarak: “ Bıktım artık bu çöl sıcağı altında yük taşımaktan. Daha rahat bir şekilde para kazanmanın yolunu buldum. Siz altı deve, sizleri bir şişenin içine koydurup, para karşılığı insanlara seyrettireceğim. Develer, sevinin, çöl sıcağına maruz kalmadan şişenin içinde gezersiniz. “ diyerek söylenir dururmuş.<br />
<br />
Arap, bir gün dediğini yapmış. Oz büyücüsüne giderek, develeri küçülttürüp, şişenin içine sokturmuş ve handa, dükkânda, çarşıda insanlara seyrettirip çok para kazanmış.<br />
<br />
----------------------------------------------------------<br />
                                                      <br />
YARDIMSEVER KARTAL<br />
Bir kartal varmış. Herkesin yardımına koşarmış. Tavşanın koşarken ayağı mı burkuldu, yavru maymun daldan mı düştü, olayı haber alır almaz uçar gelir, yaralıyı kucakladığı gibi orman hastanesine yetiştirirmiş. Garibin, yoksulun hastane masraflarını ödediği çok olurmuş. Ormanda yaşayanlar bu yardımsever kartalı tanırlarmış ve kendisine hava ambulansı derlermiş.<br />
<br />
Bir gün yardımsever kartala gergedanın hasta olduğu ve mağarasında yattığı haberi verilmiş. Yardımsever kartalın gergedanın mağarasına değil de, hastaneye doğru uçtuğunu görenler çok şaşırmışlar. Sonradan neden böyle yaptığını soranlara yardımsever kartal şöyle demiş: “ Hasta olan sincap veya tavşan değil ki, hastaneye götüreyim. Dört tonluk gergedanı hastaneye taşıyamayacağıma göre, hastaneyi ayağına getirdim. Doktor tilkiyi gergedanın yanına götürdüm. Gergedan hazımsızlık çekiyormuş, ilaçla tedavi oldu. Şimdi çayırda otlayıp duruyor. “<br />
Bunun üzerine oradakiler önce gülmüşler, sonra yardımsever kartalı alkışlamışlar.<br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
HOROZ İLE KEDİ<br />
Horozun biri kol saati bulmuş. Saati boynuna takan horoz yürüyüşünü ağırlaştırıp, ben neymişim, en büyükmüşüm havalarına girmiş. Yol ortasından giderken, herkes kenara çekilip ona imrenerek bakıyormuş ve vay be diyerek, zenginlik ve gösterişin ne olduğunu anlıyormuş. Horoz zamanla arkadaşlarıyla arasına mesafe koymaya başlamış. Eski günlerdeki samimiyet, cana yakınlık mazide kalmış. Arkadaşları giderek horozdan uzaklaşmış.<br />
<br />
Bir gün horoz bir ağacın altına oturmuş, düşünüyormuş. Kedi oradan geçiyormuş. Horoza seslenmiş: “ Ne o, horoz kardeş, Marmara Denizi’nde kayığın mı battı? Seni üzen her neyse anlat da bilelim. “ demiş.<br />
Horoz da olanları anlatmış: “ Her şey kol saatini boynuma takmamla başladı. Sonradan ne arkadaşım kaldı, ne dostum. “ diye dert yanmış. Kediden yardım istemiş. Bunun üzerine kedi, kol saatini boynundan çıkarmasını, nerede bulduysa oraya bırakmasını ve ancak bu şekilde arkadaşlarıyla eskisi gibi samimi olabileceğini söylemiş.<br />
<br />
Horoz kedinin dediğini yapmış. Kol saatini bulduğu yere bırakmış. Arkadaşları, onu tekrar aralarına kabul etmişler. Horoz bir daha zenginlik gösterisine kalkışmamış. Dersini de almış.<br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
<br />
ANNE, BABA VE YAVRU FİL<br />
Güzel bir yaz gününde anne, baba ve yavru fil lunaparka gitmişler. Anne ve baba fil daha önce defalarca buraya gelmişler ama yavru fil için durum öyle değilmiş. Yavru fil ilk kez geliyormuş ve çok heyecanlıymış. Yavru fil, annesiyle birlikte atlıkarıncaya binmiş. Sürenin dolmasına karşın, yavru fil atlıkarıncadan inmek istememiş. Baba fil iki bilet daha almış ve bilet kesen adama vermiş. Böylece anne ile yavru filin bir kez daha tur atmaları mümkün olmuş.<br />
Daha sonra onlar dönme dolaplara binmişler. Dönme dolabın yükseldiği anlarda yavru fil çok korkmuş, gözlerini kapamış ve ağlamış.<br />
<br />
Baba fil tüfekle hareketli hedeflere on atış yapmış ama bir isabet bile kaydedememiş. Çevredekilerin bakışlarından sıkılan baba fil kendini aynalar çadırına zor atmış. Aynalar çadırında karşısına geçeni ince-uzun, kalın-kısa, uzun yüzlü, yamuk gözlü gösteren pek çok ayna varmış. Baba fil sıkıntısını burada unutmuş, çünkü yavru filin neşesine diyecek yokmuş. Yavru fil, o ayna senin, bu ayna benim koşmuş, durmuş.<br />
Anne ve baba fil ortaya yavrularını alarak korku kapısına girmişler. Burada anne fil korkmuş ve ara sıra çığlık atmış. Çıkışta yavru fil, babasına, ben hiç korkmadım, demiş.<br />
Zamanın ilerleyen saatlerinde fil ailesi evlerinin yolunu tutmuşlar.<br />
<br />
---------------------------------------------------------<br />
<br />
EŞEK İLE KÖYLÜ<br />
Bir eşek varmış. Bir de köylü varmış. Köylü eşeğin sahibiymiş. Sahibi eşeği şehirdeki pazara götürür, satar ama eşek bir süre sonra geri gelirmiş. Bu süre bazen bir ay, bazen on ay olurmuş.<br />
<br />
Köylü eşeği bir kez daha satmak için, pazara götürmüş. Pazarda köylünün biri eşeği satın almış. Yeni sahibi eşeği evinin yanındaki ahıra götürmüş. Sonraki günlerde sahibi eşeğin sırtına fazla yük bindirmiş. İki eşeğin çekebileceği arabayı bu eşeğe çektirmiş. Eşek bana mısın dememiş. Sahibi elinde sopası eşeğin hata yapmasını bekliyormuş. Ağır yükleri taşıyamasa, arabayı çekemese eşeği sopayla dövmek istiyormuş. Böyle yük hayvanlarını dövmekten zevk alıyormuş.<br />
Sonunda eşeği dövmek için, bahane yaratmış. Eşeğin iki yanındaki heybelere yük doldurmuş. Eşeğin sırtındaki semerin üstüne bir tencere yemeği bağlamadan bırakmış ve eşeği yokuşa sürmüş. Bir süre sonra tencere yere yuvarlanmış ve yemek yerlere dökülmüş.<br />
<br />
Önce eşeğe bağıran adam daha sonra eşeği yularından tutup kenara çekmiş ve bir ağaca bağlamış. Eşeğin sırtındaki yükleri indiren adam, eşeğin arkasına geçip sopayla vurmaya başlamış. Hayatta sadece dayak yemeye tahammül edemeyen eşek arka ayaklarıyla çitme atarak adamı boylu boyunca yere uzatmış. Eşek bağlı olduğu yerden kurtularak ilk sahibi köylünün yanına gitmiş. Köylü ertesi sabah eşeği satmak için, pazara götürmüş.<br />
İnsanlara çok yararlı olan eşek, at, öküz sahibiyseniz onları dövmeyin. Eğer dövmeye kalkarsanız, bir tekmede yeri boylarsınız ve bir daha kalkamazsınız.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ÇEKİNGEN ÇEKİRGE<br />
Çekirgeler diyarında bir çekirge varmış ki, çok çekingenmiş. Toplantılara, şölenlere çağrılır ama katılmazmış. Parkta, bahçede dinlenirken, yanına biri gelecek diye ödü koparmış. Hayat bir tiyatro sahnesi dersen, bu tiyatroda yalnızları oynarmış.<br />
Çekirgeler diyarında evler kayalık bir dağın yamaçlarındaymış. Ara sıra dağdan kopan taş ve kaya parçaları aşağı yuvarlanır, birkaç eve zarar verirmiş ama çekirgeler bunu önemsemezler ve evleri onarıp, olayı unuturlarmış.<br />
<br />
Çekingen çekirge bir gün kayalık dağa çıkmış. Çevreyi araştırıp, kayaları incelediğinde durumun korkunçluğunu olanca acılığıyla anlamış. Dağ geliyormuş. Her an büyük kaya parçaları kopabilir ve aşağıdaki evleri dümdüz edebilirmiş. Evlerin yanına inip, kime rastladıysa gördüklerini anlatarak, evlerini kayalık dağdan uzaklara taşımalarını söylemiş. Çekirgeler, onu sakin bir şekilde dinlemişler. Onun neden bu kadar heyecanlı olduğunu anlayamamışlar. Sadece çekingen, zemini sağlam, etrafı güvenli karşıdaki ormanın yanına ev yaparak oraya taşınmış.<br />
<br />
Günlerden bir gün öğle vakitleri kayalık dağdan kopup gelen kaya parçaları çekirgelerin evlerini yerle bir etmiş. Çekirgelere bir şey olmamış çünkü çoğu tarlada, bahçedeymiş. İnsanların bin bir emekle yetiştirdiği ürünleri talan ediyorlarmış. Akşamüstü tıka basa doymuş olarak dönen çekirgeler, o geceyi yıldızları sayarak geçirmişler. Sabah erkenden çekingen çekirgenin evi etrafında toplanan çekirgeler, ondan özür dileyip, evinin çevresine evler kurmak için, izin istemişler. O da, epey yüklü bir para karşılığında bu izni vermiş ve zengin olmuş.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
KEDİLER AÇ KALMASIN<br />
Evvel zamanda bir kasabanın kedileri pek çokmuş. Kediler, çöp tenekelerinden, insan artıklarından beslenirmiş. Gel zaman, git zaman bu kasabaya yeni bir başkan seçilince olan olmuş. Kasabanın kedileri insanlar tarafından horlanmış, aşağılanmış çünkü başkan kedileri hiç sevmiyormuş. Yemek artıklarını toprağa gömmüşler, kediler aç kalmış.<br />
Kedilerin padişahı, kasabanın ileri gelen kedileriyle bir toplantı yapmış. Hal ve gidiş çok kötüymüş. Sonunda kediler, bu kasabadan ayrılarak civar köy ve kasabalara dağılmışlar.<br />
<br />
Kedisiz kalan kasabayı kısa sürede fareler istila etmiş. Evlerde fareler, yollarda fareler; kasabalılar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Kasabalılar da bir toplantı yapmışlar ve bu toplantıda kedi düşmanı olmayan bir başkan seçmişler. Yeni başkan, kedilerin padişahına giderek, hürmetlerini sunmuş, olanlar için, özür dilemiş ve eğer geri dönerlerse kedileri köfteyle, dolmayla besleyeceklerini söylemiş. Kedilerin padişahı, bir denemekte yarar var deyip, çevre köy ve kasabalara giden kedilere haberciler yollayıp, eski kasabalarına davet etmiş. Kediler geri dönünce ortalıkta fareden eser kalmamış. Böylelikle kasaba fare belasından kurtulmuş. Kasabalılar, saygıdeğer ve dost kedileri en iyi yiyeceklerle beslemişler.<br />
<br />
Kediler öyledir, bahçede, yolda görürsünüz ve pist dersiniz kaçar gider. Bazen bir kedi görürsünüz size yalvararak bakar, bazen bir yavru kedi görürsünüz size miyav der, açım, bana yiyecek bir şeyler verebilir misiniz, demektir bu. Onları dışlamayalım, onlara sevgiyle yaklaşalım, onları besleyelim. Bahçede, sokakta bir kedi yerine on fare görmek istemiyorsan buna kendini mecbur hissetmelisin.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KAVGACI ÖRDEK<br />
Bir ördek varmış, çok kavgacıymış. Kimseyle arkadaş olmaz, kavga edecek birini ararmış. Göl çevresinde yaşayan ördekler arasında kavga etmediği yokmuş. Bundan dolayı adı kavgacı ördeğe çıkmış. Ördekler aralarında toplantı yapmışlar ve beş kişilik bir heyet seçmişler. Heyet, kurnaz tilkiye giderek ondan yardım isteyecekmiş. Kurnaz tilki epey bir para alarak işi kabul etmiş ve ertesi gün kavgacı ördeği aramaya başlamış. Kavgacı ördeği bir ördekle kavga ederken bulmuş.<br />
<br />
Kurnaz tilki araya girerek, kavgacı ördeğe çıkışmış. Kavga edip duracağına babanın bana olan borcunu ödesen iyi edersin, demiş.<br />
Bunun üzerine kavgacı ördek: “ Ne borcu? Babam bana bu borçtan söz etmemişti. Babamın sana borcu mu vardı? “ diye sormuş.<br />
Tilki: “ Tabi vardı. İki yıl önce şimdi senin oturduğun evi baban hangi parayla aldı sanıyorsun? Benim verdiğim borç parayla. Baban taksitler halinde borcunu ödüyordu ya geçen yıl ölünce ödemeler durdu. Sen üzgünsün diye rahatsız etmedim. Kalan borcu öde yoksa evini elinden alırım. “ demiş.<br />
“ Yazılı kâğıt, borç senedi falan yok mu? “<br />
“ Yok. Baban, sözüm senettir, demişti. Aramızda karşılıklı güvene dayalı bir anlaşma vardı. “<br />
“ Benim de sözüm senettir. Eğer gerçekten böyle bir anlaşma varsa borcu öderim ama taksitleri ne zaman ödemeye başlarım bunu bilemem. “<br />
“ Gel seninle bir anlaşma yapalım, ördek kardeş. Sen iki yıl kavgaya karışma, kimseyle kavga etme, ben bu borcu ödenmiş sayacağım. “<br />
“ Tamam, olur, anlaştık. “<br />
<br />
Kavgacı ördek iki yıl boyunca kavgaya karışmamış, kimseyle kavga etmemiş. Böylelikle tilkiye babasının olmayan borcunu ödemiş olmuş. Zaten iki yıl sonunda kavgasız bir hayatın daha kolay yaşandığını fark edip, gereksiz kavga etmekten kaçınmış.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------<br />
<br />
BECERİKSİZ CİN<br />
Salim adında genç bir adam günün birinde yalnız yaşadığı evinin tavan arasında mantarlı bir şişe bulmuş. Şişenin boyu bir karıştan daha uzunmuş. Şişeyi almış, aşağı inmiş, tozlu şişeyi sabunlu suyla bir güzel yıkamış. Şişenin mantarını uzun uğraşlardan sonra açmayı başarmış. Şişeden cin çıkmış: “ Ey sahip, benden ne dilersen yerine getiririm. “ demiş.<br />
<br />
Salim şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra bir dilek dilemiş: “ Ey cin, şu odanın ortasına on altın at bakalım. “ demiş.<br />
“ On altın hemen gelsin. “ demiş cin ama altınların şıngırtısı duyulmuş, kendisi yok.<br />
Cin: “ Ey sahip, bu benim ilk işim olduğu için, böyle oldu. Yoksa ben ne dersem, olur. Sen bir şey daha iste, bak nasıl başaracağım. “<br />
Salim: “ Takma kafana, cin. Sen şimdi kuş sütünün bile olduğu bir sofra getir. “<br />
“ Sofra hemen gelsin. Kuş sütü de olsun. “ demiş cin ama aradan zaman geçmiş, sofra gelmemiş. Tavan arasında bir tıkırtı olmuş ya Salim önemsememiş. Koca cin odanın ortasına oturup ağlamaya başlamış: “ Ben ne beceriksiz bir cinim! Bir sofra getiremedim. Yazıklar olsun bana, “ diyerek ağlamış, dövünmüş. Daha sonra Salim, cini bahçeye çıkarmış. Cin, çeşmede yüzünü yıkamış, üzüntüsü biraz dağılır gibi olmuş: “ Becerikli cin, başaran cin, azimli cin, bir de burada dene bakalım. Sofra iste. “<br />
“ Olur sahip. İçinde kuş sütü de bulunan sofra hemen gelsin. “ demiş cin ve sofra bahçenin orta yerine kurulmuş.<br />
Cin: “ Başardım, başardım. “ diye bağırmış.<br />
Salim: “ Bak gördün mü? Azmettin, başardın. Seni kutluyorum. “ demiş ve en güzel yemeklerden tabaklar dolusu yemiş. Salim yüz altın istemiş, gelmiş. Daha sonra cin izin istemiş ve şişeye girmiş, Salim de şişenin mantarını kapatmış.<br />
<br />
Ertesi gün, daha ertesi gün Salim, cini çağırmış, durmuş. Bahçede cinin olsun dedikleri oluyormuş da, evde istedikleri olmuyormuş. Aradan birkaç hafta geçmiş ki, şişe ortadan kaybolmuş. Bu arada Salim cinden gelen altınlarla servet sahibi olmuş. Salim, cinin evde başarısız olmasından dolayı kayıplara karıştığını düşünüyormuş. Uzun süredir kafasını kurcalayan sorunun cevabını araştırmaya karar vermiş. Evin iki odasını ve mutfağını en ince detaylarına kadar gözden geçirmiş. Sonra tavan arasına çıkmış. Bir de ne görsün? Tavan arası altınlarla ve hazır sofralarla doluymuş. Cinin evdeyken istedikleri gelmiş ama tavan arasında kalmış, aşağı odaya inmemiş. Salim tavan arasındaki yer tahtalarından birkaçını çıkarınca altında bir balıkçı ağı olduğunu görmüş. Daha altta yine tahtalar varmış ve bu tahtalar alt kattaki odanın tavanıymış.<br />
Kısacası yıllar önce bu evi yapanlar, alt kattaki odanın tavanını çift kat tahta yaptırmışlar ve ortasına balık ağı germişler. Neden bunu böyle yaptınız diye onlara sormak lazımmış.<br />
Salim bahçede gelen altınları kendine ayırmış. Tavan arasında bulduğu altınları fakirlere dağıtmış. Bu evde oturmaya devam etmiş. Daha sonra genç ve güzel bir kızla evlenmiş. Zamanla dört çocuğu olmuş. Çocuklarına mantarlı şişeden çıkan cinin hikâyesini her fırsatta anlatmış.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------<br />
-----------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KAPLUMBAĞANIN İKİNCİ EVİ<br />
Kaplumbağanın biri, ev kiralamak için, aslanın emlak bürosuna gitmiş. Tilki, kurt ve sırtlan da oradaymış. Nasılsın, iyi misin faslından sonra kaplumbağa niyetini aslana söylemiş. Oradakiler buna çok şaşırmışlar.<br />
<br />
Aslan: “ Bir yaşıma daha girdim. Senin sırtında evin var ya kaplumbağa kardeş. Neden kira vereceksin? Bütün her yer senin evin. İstediğin yerde durur, evine çekilirsin. “<br />
Kaplumbağa: “ Onun orası öyle de, işe girdim, bir villanın bahçesinde bahçıvanlık yapıyorum. Kazancım yerinde. Ben de sizin evleriniz gibi iki oda, bir salonu bulunan ve mutfağı olan bir ev istiyorum. Böyle evlerin kirası ne kadar? "<br />
Kaplumbağanın isteğini haklı bulan aslan: “ Madem işe girdin, kazanıyorsun, geniş bir evde oturmak senin hakkın. Ne kadar kira verebilirsin? “ diye sormuş.<br />
Kaplumbağa: “ Otuza kadar kiralık ev arıyorum. “ demiş.<br />
Aslan: “ Otuz mu? Otuza çok güzel evler var. Bahçe içinde, tek katlı, süper evler. Sırtlan, sen git kaplumbağayla otuz kira istenen iki evi de göster. Hangisini beğenirse orayı tutsun. “ demiş.<br />
Kaplumbağa ile sırtlan dışarı çıkmışlar ve yürümeye başlamışlar. Sırtlan kaplumbağaya ayda ne kadar kazandığını sormuş. Seksen cevabını alınca da, yani her ay elliyi kenara koyacaksın, demiş.<br />
Kaplumbağa: “ Öyle. Zaten biraz birikmişim var. Şimdi tutacağım evi beğenirsem, ileride satın almak istiyorum. “ demiş.<br />
<br />
Kaplumbağa iki evi de görmüş ve ilk gördüğü evi kiralamış. Bir gün işteyken kaplumbağanın evine hırsız girmiş ve birikmiş parayı alıp, gitmiş. Açılamaz denilen çelik kasa bomboşmuş. Kaplumbağa kıvranmaya başlamış. O gece hiç uyuyamamış. Ertesi gün işte çalışırken, çalınan paralarını düşünmüş. Kimselere de söyleyememiş, alay ederler diye korkuyormuş. Olayı çözmeye, hırsızı bulmaya karar vermiş.<br />
“ Kim benim evime girer, kasayı zorlanmadan açar ve paralarımı çalar? “<br />
Para biriktirdiğinden sadece emlakçıda bahsetmiş. O gün bu evi kiralarken emlakçı aslan, tilki, kurt ve sırtlan bunu duymuş. Sonra sırtlanla ev görmeye gitmiş. Sırtlanla konuştukları aklına gelmiş. Sırtlan kazancıyla yakından ilgilenmiş. Şüpheliler arasında sırtlan birinci sırada yer almış.<br />
Kaplumbağa sırtlanın babasını bulmuş, olanları anlatmış. Baba, kaplumbağanın şüphesini haklı bulmuş. Oğlu eski kasa hırsızıymış ama aslanın emlak bürosunda çalışıyormuş. Demek ki, eski günlere bir dönüş varmış. Sırtlan evine gelince babası ona çok kızmış. Yaptığının yanlış olduğunu söylemiş. Sırtlan kaplumbağadan utanmış, özür dilemiş ve parasını geri vermiş.<br />
<br />
Az kazandım, çok kazanmış. Onun birikimi varmış, benim yokmuş. Sen de çok çalış veya daha iyi bir iş bul. Sakın başkasının parasına, malına el uzatma. Hak etmediğin parayı alma. Para, çaba sarf edilerek, alın teri dökerek kazanılır. Öyle kolay yoldan para kazanma devri geçti.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------<br />
<br />
HAMSİ İLE YILAN BALIĞI<br />
Hamsinin biri, Karadeniz’de gezip duruyormuş. Bir gün bu hamsinin peşine yılan balığı takılmış. Hamsi saatlerce kaçmış. Arada bir yılan balığı hamsinin arkasından bağırıyormuş: “ Dur hamsi, beni yorma. Seni beğendiğim için, yemek istiyorum. “<br />
Daha sonra yılan balığı dar bir kovukta hamsiyi kıstırmış: “ Hamsi, dışarı çık! Seni yemek istiyorum. “<br />
“ Benim adım hamsi ama beni öyle kolayca yiyemezsin. Ne tavaya yatarım ne buğulamaya otururum. Dişlere şimşek çaktırırım, midelere yıldırım düşürürüm. Mide dedim de benim eskiden bir midye arkadaşım vardı. Kim bilir şimdi nerededir? “<br />
“ Konuyu değiştirme. Seni mutlaka yemem lazım. Benim yemek isteğimi köreltmeye çalışıyorsun. “<br />
“ Olur mu öyle şey? Sen bıçak mısın ki taşa sürteyim de körelesin. Bana bak balık yılanı, hamsiyi tersten okusan ismah dersin. İsmah tehlike demektir yani ben tehlikeliyim. Senin adın tersten okunduğunda ığılab nalıy ortaya çıkar. “<br />
<br />
“ O dediğinin anlamı nedir? “<br />
“ Her şeyi bilmek zorunda mıyım? Çok merak ediyorsan bir sözlük al, anlamını öğren. “<br />
“ Tamam, ben bir sözlük almaya gidiyorum. Ama sen beni burada bekle. Gidersen çok kızarım. “<br />
“ Oldu, beklerim. Sen hiç merek etme. Döndüğünde beni burada bulacaksın.”<br />
Yılan balığı gözden kaybolduktan bir saniye sonra hamsi ters yöne kaçmış. Aya giden füze hamsinin hızı karşısında yavaş kalırmış.<br />
<br />
-------------------------------------------------------------<br />
<br />
MASALCI TİLKİ İLE PALAMUT BALIĞI VE HAMSİ<br />
Masalcı bir tilki varmış. İyilikleri anlatan, maceralı masallar yazarmış. Yazdıklarını kitap olarak hazırlar ve okuyucunun ilgisine sunarmış. Masalcı tilkinin yazdıkları bir yayınevinin dikkatini çekmiş. Yayınevi sahibi, masalcı tilki ile konuşmuş, anlaşmış ve bol resimli, on tane masal kitabından pek çok adet basarak masalların daha geniş kitleler tarafından okunmasını sağlamış. Aradan bir süre geçmiş ve diğer yayınevleri de masalcı tilkinin masallarını birer, ikişer yayınlamaya başlamışlar. Bu güzel masallara ilgi giderek çoğalmış.<br />
<br />
Masalcı tilki bir gün yavrusu Tilik ile deniz kıyısında taşların üstünde oturmuş, konuşuyorlarmış. Masalcı tilki anlatıyormuş: “ Bak yavrum, hayat bulutlara benzer, bir rüzgârda dağılır. Biz bu hayatta bir bulut olduğumuzu farz edelim. Bir rüzgârda dağılmamak için, yere sağlam basmalıyız. Güçlü olmalıyız. Bu güç beden gücü ve beyin gücüdür. Bedenimizi güçlendirmek için, yürürüz, koşarız, spor yaparız. Beynimizi güçlendirmek için, kitap okuruz. Masallar, yavrular için çok değerlidir. Onlara hayatın gerçeklerini anlatır. Hayata hazırlar. Tilik istersen sana bu sabaha karşı yazdığım bir masalı okuyayım. “<br />
“ Olur, baba, oku, ben dinlerim. Sen bana bu yazdığın masalları okurken, hatalar, yanlışlar varsa fark ediyorsun, değil mi? “<br />
“ Aynen öyle oluyor. Masallar genelde, bir varmış, bir yokmuş diye başlar. Dikkat edersen benim masallarım öyle başlamaz çünkü bunlar özgün masallar. Bu masalda bir varmışlı başlamıyor. “<br />
<br />
Masalcı tilki daha sonra masalı okuyup bitirmiş. Masal, Tilik’in çok hoşuna gitmiş. Dinleyen buldu ya masalcı tilki, bir tane de geçen gün yazdığım bir masal vardı. Onu okuyayım, demiş ve okumaya başlamış. Masal bittikten sonra oluşan sessizliği alkışlar bozmuş: “ Çok güzel, çok güzel masallar bunlar, “ diye bağıran ve alkışlayan deniz kıyısındaki palamut balığıymış.<br />
<br />
Masalcı tilki ve Tilik, çok şaşırmışlar. Palamut balığı konuşmasına şöyle devam etmiş:<br />
“ Masalcı, okuduğun iki masalı dinledim. Güzeldiler, beğendim. Benim de anlatacak bir masalım var, “ demiş ve anlatmaya başlamış: “ Çok eskiden içinde mutlu balıkların yaşadığı bir deniz varmış. Balıklar dostça geçinirler ve şarkılar söylerlermiş. Bir gün bu denize başka bir denizden aradaki kanaldan geçerek gelen bir köpekbalığı ulaşmış. Köpekbalığı kocaman, dev gibi bir şeymiş. Boyu sekiz metre varmış. Büyük ağzını açarak, balıkları toplamaya başlamış. Denizdeki balıkları bir korkudur sarmış. Yenilip yutulma korkusu. Kim ister şu güzelim dünyada rahatça yaşamak varken, köpekbalığına lokma olmak?<br />
<br />
Balıklar, aralarında toplantı yapmışlar. Çeşitli öneriler ortaya konmuş. Tartışmalar olmuş. Akıl boyda değil baştadır, derler ya. Sonunda bir hamsinin önerisi kabul edilmiş. Bu denizin derinliklerinde yaşayan dev bir ahtapot varmış. Hamsi, bu ahtapotu tanıyormuş. Yardım istersem gelir ve bizi köpekbalığından kurtarır, demiş. Hamsi hemen yola çıkmış ve dibe dalmış.<br />
<br />
Ertesi gün köpekbalığına alttan yaklaşan ve onun belini güçlü kollarıyla sararak denizin dibindeki mağarasına götüren dev ahtapotu pek çok balık görmüş. Masal burada sona erdi. Nasıl masalımı beğendiniz mi? “<br />
Masalcı tilki: “ Süper bir masaldı. Çok beğendim. Seni kutluyorum, palamut balığı. Ayrıca çok da güzel anlattın. “<br />
Tilik: “ Ben de çok beğendim. Hiç duymadığım türden, değişik bir masaldı. “<br />
Palamut: “ Benim yuvam buraya yakın. Önümüzdeki günlerde yine buraya gelirseniz, birbirimize yeni masallar anlatma şansımız olur. Bakın size ne akıl almaz, benzeri bulunmaz, denizle ilgili masallar anlatacağım. “ demiş ve en iyi dileklerle ayrılmışlar. Sonraki günlerde onlar burada buluşup birbirlerine çok güzel masallar anlatmışlar.<br />
<br />
-------------------------------------------------------------<br />
<br />
TİLKİ İLE KİRACI ASLAN<br />
Tilkinin dört tane evi varmış. Birinde kendi oturur, üçünü kiraya verir ve kiralardan gelen parayla yaşamını sürdürürmüş. Günlerden bir gün tilkinin kiracısı evden çıkmış. Ertesi gün aslan evi kiralamış. Bir aylık kirayı ödemiş. Aradan aylar geçmiş ama aslan bir daha kira vermemiş. Eve gelip kirayı isteyen tilkiyi türlü bahanelerle atlatıyormuş. Tilki ne işi sertliğe dökebiliyormuş ne de sesini yükseltebiliyormuş, çünkü karşısında aslan var. Tilki kurnazmış ama çeşitli fikir oyunlarına başvurmasına karşın, aslandan kirayı alamamış. On aydır kirayı ödemeyen aslana karşı son bir oyunu varmış. Duyduğuna göre, bu aslan hayaletlerden çok korkarmış.<br />
<br />
Tilki yine aybaşında kirayı almak için, aslanın kapısını çalmış. Aslandan her zamanki gibi bir tatlı dil, bir güler yüz: “ Hoş geldiniz. Nasılsınız efendim? “<br />
Bunun üzerine tilki şöyle demiş: “ İyiyim, aslan efendi. Sen nasılsın? “<br />
“ Bugün moralim çok iyi. Sizi gördüm daha iyi oldum. “<br />
“ Kira hazır mı? Kirayı alayım. “<br />
“ Kira hazır, biraz sonra size takdim ederim. “<br />
“ Hep öyle diyorsun da kira verdiğin yok. On aydır evimde bedavaya oturuyorsun. “<br />
“ Aman tilkicim, canım benim, kira kolay. Hepsini toplu olarak öderim. Hem geçen gün ne oldu biliyor musun? Ormanda sağa, sola bakınarak gidiyordum. Birden önüme.. “<br />
“ Birden önüne hayalet mi çıktı. “<br />
“ Hayalet mi? Ne hayaleti? “<br />
“ Ormanda gezen hayalet. Bu evde yaşıyor. Gece demez, gündüz demez gezer gelir. Bu evi otel gibi kullanır. Hiç karşılaşmadın mı? “<br />
“ Bu evde hayalet mi yaşıyor? Söylesene be tilki. Bu evde bir dakika durmam. Hemen taşınıyorum. Eşyalarımı sonra aldırırım. “<br />
<br />
Aslanın uzaklaştığını gören tilki aslanın önüne çıkmış. Tilkinin, birikmiş kiraları ödemezsen hayalet peşinden gelir, demesi üzerine aslan cebinden para tomarını çıkarıp kira borcunu ödemiş. Aslanın koşarak uzaklaştığını gören tilki: “ Koca balaban. Madem bu kadar paran vardı, aylardır kirayı neden vermedin? “ diye bağırmış.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------<br />
-------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
TİLKİ GÖRÜNÜMLÜ ÇAKAL<br />
Çakallar, tilkilere benzerler. Bir çakal varmış ki, tıpkısının aynısı tilki. Çakal bunun farkındaymış ve gençliğinden beri tilkilerin yanındaymış. Böylece aradan birkaç yıl geçmiş.<br />
<br />
Bir gün bu çakal, bir tilki arkadaşıyla konuşuyormuş. Söz dönmüş dolaşmış çakal – tilki benzerliğine gelmiş. Çakal, tilkiler benim tilki değil de çakal olduğumu fark etmiyorlar mı acaba, diyerek merak eder dururmuş. Çakal tilkiye şöyle bir soru sormuş: “ Söyle bakalım tilki kardeş. Ben tilki miyim yoksa çakal mıyım? “<br />
Bunun üzerine tilki: “ Tabi ki çakalsın. Hem de yüzde yüz çakalsın. “<br />
<br />
Tilkinin bu derece kendinden emin cevabı karşısında çakal bir an bocalamış ama kendini çabucak toparlamış: “ Vay canına! Demek biliyordun. Peki, ne zamandan beri? “<br />
Tilki: “ Sen ilk aramıza geldiğin günden beri bunu biliyordum ve bütün tilkiler bunun farkındaydı. “<br />
Çakal: “ Bütün tilkiler mi? Ama bana hiç hissettirmediniz. Ben bu durumu nasıl da anlayamadım. “<br />
Tilki: “ Çakal olduğun için anlayamadın. Tilki olsaydın bunu anında fark ederdin. “<br />
<br />
---------------------------------------------------------------<br />
<br />
ÇINGIRAKLI YILAN<br />
Evvel zaman içinde, çıngıraklı yılanın biri kendine yuva ararmış. Çıngıraklı yılan gezmiş, dolaşmış. Sonunda bir köyün yakınındaki taşlı tarladaki ağacın altında bir delik bulup, burayı yuvası olarak kabullenmiş. Taşlı tarlaya girmek şanssızlığında bulunan yutabileceği büyüklükteki fare, sincap, tavşan gibi hayvanları kuyruğunun ucunda bulunan çıngırağını şıngırdatarak büyüler ve üstüne çekermiş. Sonra da avını yakalayıp yutarmış. Bu durum aylarca sürmüş.<br />
<br />
Bir gün bu taşlı tarlaya bir köylü gelmiş. Köylü, tarlayı çok beğenmiş ve taşları toplamaya başlamış. Burayı ekip biçerek bol ürün almayı umut ediyormuş. Köylünün gelmesi çıngıraklı yılanı heyecanlandırmış. Ne yapacağına bir türlü karar verememiş. Tutsa adamı soksa yutamayacak. Sokmasa başına bela olacak. Kaçıp gitmek bir türlü aklına gelmemiş. Farenin, sincabın arkasını arayan olmuyormuş ama insanlar öyle değilmiş. Bir insanı yılan soksa, timsah, aslan, kaplan öldürse insanlar iz sürer, er geç intikamını alırlarmış.<br />
Köylü yuvanın dibine kadar sokulmuş. Yılanla bir an göz göze gelmişler. Köylü sopasını kaldırmış, yılanın kafasına vuracak, yılan yuvadan fırlayıp, köylüyü ayağından ısırmış. Köylü, yandım anam, diye feryat ederek oradan uzaklaşmış. Yılan daha sonra yuvasının etrafında caka yürüyüşüne başlamış. Çıngırağını sinirli bir şekilde şıngırdatıyor ve var mı bana yan bakan deyip tur atıyormuş.<br />
<br />
Aradan bir saat geçmiş geçmemiş karşıdan ellerinde taşlarla, sopalarla köylülerin geldiğini gören yılanın çıngırağı başına bela olmuş. Çıngırağını bir türlü durduramıyor ve korkudan hareket edemiyormuş. Kaçıp gidememiş. Daha önce fareyi, sincabı, tavşanı büyüleyen çıngırağı bu kez kendini büyülemiş. Köylüler, çıngıraklı yılanı elleriyle koymuş gibi bularak taşlı tarladaki saltanatına son verip, arkadaşlarının intikamını almışlar.<br />
<br />
----------------------------------------------------------------<br />
<br />
KURNAZ TİLKİ İLE BEŞ KARDEŞLER<br />
Evvel zaman içinde, ülkenin birinde, büyük bir orman varmış. Bu ormanda pek çok canlı yaşarmış. Bir gün bu ormana beş kardeşler gelmiş. Beş kardeş adam, her gün gelerek bir sürü ağacı kesmişler. Kestikleri ağaçları arabalarına yükleyip götürmüşler. Zamanla ormanın sınırları daralmaya, boyutları küçülmeye başlamış. Bazı orman hayvanları yuvalarını kaybetmişler ve ormanın içlerine çekilmişler. Orada başka hayvanların yuvalarına girmeye çalışınca kavga çıkmış.<br />
<br />
Kurt ricacı olmak için gitmiş ama beş kardeşler tarafından sopayla kovalanmış. Daha sonra aslan kükreyerek üstlerine yürümüş ama beş kardeşler aslanı kurşun yağmuruna tutmuşlar.<br />
Orman hayvanları çaresiz, kara kara düşünürken, sincap bir öneri sunmuş ve şöyle demiş: “ Kurnaz tilkiden yardım isteyelim. O, beş kardeşlerin hakkından gelir. “<br />
Orman hayvanları tilkinin yanına gidip yardım istemişler. Bunun üzerine tilki: “ Bana ne zaman geleceksiniz diye merak ediyordum. Bu işin formülü çok basit. Hemen hallederim. “ demiş ve bir kâğıda bir şeyler yazmış, kâğıdı katlamış ve kâğıdın beş kardeşlere ulaştırılmasını istemiş. Bir maymun kâğıdı beş kardeşlere vermiş. Beş kardeşler, kâğıttaki notu okuyunca beyninden vurulmuşa dönmüş. Baltalarını alarak gitmişler ve bir daha onları ormanda gören olmamış.<br />
<br />
Orman hayvanları kâğıtta ne yazıyordu da beş kardeşler bu kadar korktular, diye düşünerek, maymuna bu soruyu sormuşlar. Maymunun cevabı şöyle olmuş: “ Kâğıtta, şunlar yazıyordu. Ormanda kestiğiniz her ağaca karşılık birinizin evini yakarım. İmza Tilki. “<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
SÜPÜRGECİ KELOĞLAN<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Dağda, bayırda avare gezermiş. Keloğlan bir zaman azmetmiş, süpürge yapmasını öğrenmiş. Günlerce uğraşmış, on tane süpürge yapmış ve bunları satmak için, kasabanın yolunu tutmuş. Bütün gün pazarda durmasına karşın, hiç süpürge satamamış. Selam veren, arkadaşlık eden çokmuş ama süpürge alan yokmuş. Normalde süpürgeler on akçeye alıcı bulurken, Keloğlan'ın akşam pazarı diye fiyat kırıp iki akçe dediği süpürgelerden kimse almamış. Dönüş yolunda nasılsa yenilerini yaparım, bunlar üstümde ağırlık olacak deyip süpürgeleri kasaba dışına atmış.<br />
<br />
Aradan günler geçmiş. Boş zamanlarında süpürge yapmaya devam eden Keloğlan yaptığı süpürgeler on tane olunca kasabaya gitmiş. Pazarda beklemiş, sokaklarda, haydi, süpürgeci geldi, diyerek gezmiş ama yine alıcı çıkmamış. Bir aralık bakmış evinin önünü süpüren kadının elinde yaptığı süpürgelerden varmış. Keloğlan, kadına, teyze, kolay gelsin, demiş. Kadın başını kaldırmış, bakmış Keloğlan karşısında: " Sağ ol, Keloğlan. Bak senin yaptığın süpürgelerden. Süpürgenin sapına adını kazımışsın. Çok sağlam, çok iyi süpürüyor. Süpürürken toz kaldırmıyor, tozu sanki içine hapsediyor. Geçen günlerde aldım. Adamın biri satıyordu. On akçeye aldım. "<br />
Keloğlan on akçe sözünü duyunca şaşırmış kalmış: " Ben geçen hafta pazarda iki akçeye indirdim de alan olmadı. Giderken kasaba dışına attıydım. Demek bulan kimse tanesini on akçeye satmış. "<br />
" Adam, Keloğlan'ın süpürgeleri diye bağırıp satıyordu. Komşular aldılar. Alamayanlar üzgün bir halde evlerine döndüler. Benim şu yan komşu Nermin Hanım o gece uyuyamamış. Ağlamış, durmuş. "<br />
Bunun üzerine Keloğlan: " Tamam işte, Keloğlan geldi. Süpürgelerden getirdi. Bir yol Nermin Hanım'a haber veriver. Tanesi iki akçeden, alsın, kullansın. "<br />
" Almaz Keloğlan, senin yaptığın süpürgeleri başkasından on akçeye alır ama senden iki akçeye almaz. Sana para vermez. "<br />
Keloğlan: " Neden ama? "<br />
<br />
Nedenini şimdi anlarsın, diyen kadın, Nermin Hanım'ın kapısını çalmış. Gerçekten de Keloğlan'ın yaptığı süpürgelere herkesten fazla istekli olan Nermin Hanım, Keloğlan'ın, bunlar sudan ucuz diyerek bir akçeye indirdiği süpürgelerden almamış. Keloğlan başını önüne eğmiş. İnsanların bana olan sevgisi yalanmış, diye düşünmüş. Ama yenilgiyi kabul etmemiş. Başını yukarı kaldırmış , göğsünü şişirmiş ve bir süpürge satsam bir akçe kazansam tuz alacaktım. Evde tuz kalmadı. Çorba tuzsuz, yemekler tuzsuz, anam evde isyan ediyor. Hani Keloğlan derdi de başka bir şey demezdi bu insanlar, diyor.<br />
" Teyzeler, bir akçeye on süpürge alın, tanesini beşe satın, ona satın. Hepsine bir akçe. Aldınız mı? "<br />
Sanki ağız birliği etmişcesine iki kadın: " Hayır Keloğlan, almadık, sana para yok. " demişler. Keloğlan'ın gözlerinden yaşlar süzülmüş. Şimdiye kadar hiçbir Keloğlan masalında Keloğlan ağlamamıştır ama Keloğlan'ı ağlatmışlar.<br />
Nermin Hanım: " Keloğlan ben senden süpürgeleri alırım. " deyince Keloğlan umutlanmış. " Ama bedavaya alırım. "<br />
" Size süpürgeleri bedavaya verirsem bana da Keloğlan demesinler. " diyen Keloğlan oradan ayrılmış. Hızlı adımlarla ileri doğru yürümüş. Kasabadan iyice uzaklaşınca uçurumun kenarına gelmiş ve süpürgeleri aşağı atmış. Keloğlan'ı günlerdir takip eden köse uçurumdan aşağı inmiş. Süpürgeleri almış. Ertesi gün tanesini on akçeden satmış. <br />
<br />
Keloğlan üzgün bir halde köyüne dönmüş. Tuz getirmedi diye anası bağırmış, çağırmış. Keloğlan oralı olmamış. Anasının ne dediğini duymamış. Süpürge yapmayı bırakmış. Sonraki günlerde akşama kadar yan gelip yatmış. Bu masal da burada bitmiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünya Klasikleri - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-dunya-klasikleri-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sat, 15 Aug 2026 19:21:08 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-dunya-klasikleri-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[ZÜRAFA İLE KARINCA<br />
Zürafa ile karınca arkadaş olmuşlar. Zürafaların ses telleri yokmuş, konuşamazlarmış ama bu zürafa konuşuyormuş: " Sen ne diyorsun arkadaş? Dünyada insan nüfusu çok fazla. Yedi milyar kadar var. Orta ölçekli bir şehir nüfusu üç milyon. "<br />
Zürafa konuşmasını bitirince karınca başlamış anlatmaya: " Yedi milyar insan çok az. Dünyadaki karıncaların toplamı sekiz yüz milyardan fazla. Bir şehir üç milyon diyorsun. İçinde benim de yaşadığım orta boy bir karınca yuvası beş metre derinliğinde ve on iki metre eninde sekiz milyon karıncayı barındırıyor. Karıncalar dünyadaki karada yaşayan canlıların toplamından daha çoktur. "<br />
<br />
Zürafa: " Biz zürafalar ise, uzun boyluyuz ama sayımız azdır. Dünyadaki zürafaları toplasan yirmi bin etmez. Nedeni az ürememizden. Yavru zürafaların büyümesi yıllar alır. Aslanlardan başka düşmanımız yoktur. Mağaramız, evimiz yoktur. Tabi siz toprak altında yaşadığınız için türlü tehlikelerden uzaksınız. "<br />
Karınca: " Neden? Karıncaların hiç mi düşmanı yok sanıyorsun. Bir karıncayiyen yuvanın başına çöreklense birkaç yüz karınca yemeden gitmez. Uzun, ip gibi dili yapışkanlıdır ve her dilini ağzına çekişte pek çok karınca yakalar. "<br />
Zürafa: " Bak karınca, benim dilim de uzundur. "<br />
<br />
Zürafa yanındaki ağacın üst dallarında durmakta olan karıncaya dilini göstermiş. Zürafanın kırk santimetre boyundaki uzun dilini gören karınca hayretler içinde kalmış ve bir an boş bulunarak aşağı düşmüş. Karıncanın düşüşünü çaresizlik içinde seyreden zürafa birkaç adım geri gitmiş. Sağa sola bakınmış. Karınca ağacın alt dallarına, yapraklarına mı takıldı, yoksa yere, çimenlerin arasına mı düştü belli değilmiş. Üstüne basarım, karıncaya bir zarar veririm diye arayamamış. Zürafa daha sonra yürüyüp gitmiş.<br />
<br />
Birkaç gün sonra zürafa o ağacın yanından geçiyormuş. Bir ses duyunca başını çevirmiş, aynı karınca, aynı dalın üstünde duruyormuş. Seslenen oymuş.<br />
Karınca: " Zürafa, baksana buraya. Öyle geçip gidiyorsun. İki gündür buradayım. Ben yere düştükten sonra toparlanıp ayağa kalktım. Sen bakındın, beni göremedin, gittin. Ertesi gün bu dala çıktım. Seni bekledim. Her neyse sonunda geldin ya seni çok özlemiştim. "<br />
Zürafa: " Ben de seni çok özledim, karınca. Hayatta olman beni sevindirdi. "<br />
Karınca: " Bak zürafa, konuşmamıza devam ederiz ama bir daha dilini göstermek yok. Tamam mı? "<br />
Bunun üzerine zürafa: " Tamam, karınca kardeş, bir daha dilimi göstermem. " demiş ve gülüşmüşler.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
GERGEDAN, FİL, ZÜRAFA VE MAYMUN<br />
Fil, gergedan ve zürafa ile arkadaşmış ama gergedan ile zürafa arkadaş değilmiş. Filin zürafa ile konuştuğunu gören gergedan bunu önemsemezmiş. Zürafa fili gergedanla konuşurken görünce üzülür ve gergedanla arkadaşlığına bir son vermelisin, dermiş. <br />
<br />
Oralarda büyük bir yemiş ağacı varmış. Gergedan dallara ulaşamaz ağacın dibine düşen yemişlerle idare edermiş. Fil alt dallarda bulduğu yemişleri koparıp yermiş. Zürafa ise, orta seviyedeki dallardan kopardığı yemişleri yermiş. Esas olgun ve tatlı yemişler üst dallardaymış ama hiçbiri bu yemişlere ulaşamazmış.<br />
<br />
Günün birinde bir maymun yemiş ağacına çıkmış ve üst dallardaki yemişleri yemeye başlamış. Maymunu gören gergedan, fil ve zürafa öylece bakakalmışlar. Durumu farkeden maymun, yemişler bana da onlara da yeter deyip, topladığı yemişleri ikram etmiş. Maymunun yardımlaşma ve paylaşma isteğini gören gergedan ile zürafa maymundan utanmışlar. Önce file sonra da birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Sonsuza kadar arkadaş kalacaklarına söz verip maymunu dördüncü olarak aralarına almışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
ŞARKI SÖYLEYEN AYICIK<br />
Ayıcığın annesini avcılar vurmuş. Yalnız kalan ayıcık ormanda zor günler geçirmeye başlamış. Çok dertliymiş. Derdini şarkı söyleyerek hafifletmeye çalışmış. Şarkılarında annesinin vuruluşunu ve yalnız kalışını anlatmış. Ayıcık şarkı söylerken bülbüller, kanaryalar bile susarmış. Geçen günlerle birlikte orman hayvanlarından pek çok taraftar toplamış. Annesini vuran avcıları taraftarlarına yakalatmış. Onları korsanlardan kalmış demir parmaklıklı bir mağaraya hapsetmiş. Uzun yıllar mağaranın önünde nöbet beklemiş. Annesini geri getiremezmiş ama bu avcılar cezasını çekmeliymiş. Zamanla avcılar ölüp gitmiş. Ayıcık kocaman bir ayıymış artık ve iki yavrusu olmuş. Yavrularını büyütürken, avcıların acımasız olduğunu ve onlardan sakınmak gerektiğini bıkmadan anlatmış.<br />
<br />
Bizim ayının sonu annesinin sonu gibi avcıların elinden olmuş. İki yavrusuyla birlikte yaban armudu yemeye gidiyormuş ki, avcılar onu görmüş. Avcıların attığı kurşunlardan kurtulamamış ve son sözleri, yavrularım, ah yavrularım, olmuş. Yavruları yakalayan avcılar, onları ayıcılara satmış. Ayıcılar, yavruları altında ateş yanan kızgın saç üzerinde yürüterek eğitmeye başlamışlar. Onları sopayla döverek boyun eğdirmişler. İki yavru büyüdüklerinde burunlarında birer zincirli demir halka varmış. Zincirin ucu ayıcının elindeymiş. Ayıcı zinciri çektiğinde can acısından bağırırlar ve seyirciler de gülermiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
YEŞİL AYICIK<br />
Yeşil ayıcık uzaydan gelmiş. Dünya onun bilmediği bir yermiş. Uçan dairesini bir dağın yamaçlarına indirmiş. Bu dağ Uludağ'mış. Uludağ'da gezmiş, dolaşmış. Ağaçları, çiçekleri görmüş. Çimenlere uzanmış, yatmış. Şarkılar söylemiş. Çok mutluymuş. İyi ki, bu gezegene indim, diye düşünmüş. Burası ne güzel yermiş. Havası, suyu ve toprağıyla dört dörtlükmüş.<br />
<br />
Yeşil ayıcık daha sonra uçan dairesine binmiş. Bursa semalarında bir süre uçtuktan sonra, Marmara Denizi'ne doğru yönelmiş. Orada gemileri, kayıkları görmüş. Uzaklarda bir plaj varmış. Bu plajda insanlar denize giriyorlarmış. İyice alçalmış, insanlara selam vermiş, el sallamış. İnsanlar da ona selam vermişler, el sallamışlar. Denizin üstüne inecekmiş ki, bip bip sesini duymuş. Annesi arıyormuş. İnmekten vazgeçmiş ve hızla yükselerek geldiği gezegene doğru yola çıkmış.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
İPEK BÖCEKLERİ VE CEVDET<br />
İpek böceği dut yaprağı yiyerek büyür, gelişir. Daha sonra kozasını örer ve bu kozadan kelebek olarak çıkar. Onların bu özelliğini bilen on iki yaşındaki Cevdet ipek böceklerinden kendisi için, büyük bir koza örmelerini istedi. Kozanın içinde değişim geçirerek kelebek olacaktı. Yüce dağdaki sarp ve yalçın kayalıklardan kartal yumurtası bulup getirecekti. Kartal yumurtasının üstüne delik açarak, buraya sokup çıkaracağı öğretmen kalemleri öğrencilere 10, 20 yerine 30, 40 verecekti.<br />
<br />
Örneğin, matematik dersi sınavında öğrenci soruyu doğru yorumlamış, işlem de doğru ama sonucu yanlış bulmuş. Bu durumda öğretmen öğrencisinin bilgisini ve çabasını gözardı etmeyecek ve 10 puanlık soruya hiç olmazsa 5 puan verecekti. O sorudan 5 puan bu sorudan 3 puan derken, öğrenci 40 alırsa , bir diğer sınavda 50 - 60 alıp o dersten geçme şansını yakalar. Gayrete gelir çalışır. Ama 10 alan öğrenci, nasıl olsa bu dersten geçemem deyip o derse çalışmaz. Bu durum bilgi kaybına neden olur. Cevdet'ten bunları dinleyen ipek böcekleri birkaç saat içinde büyük bir koza ördü. <br />
<br />
Cevdet ertesi gün kozadan kelebek olarak çıktı ve yüce dağdan bir kartal yumurtası bulup getirdi. Daha sonra kartal yumurtasına batırdığı tükenmez kalemleri sınıf arkadaşı Ali'ye verdi ve kalemleri öğretmenler gününde okuldaki öğretmenlere armağan etmesini istedi. Kelebek Cevdet eğitimdeki büyük bir sorunu çözmüş olmanın verdiği keyifle bir daha dönmemek üzere gökyüzüne doğru kanat çırparak uçtu, gitti.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
SERDAR BEY+ÇİLEK=BÖBREKTE KUM<br />
Serdar Bey akşamüstü kırtasiye dükkanını kapamış, evine dönerken pazardan 1 kg. mis kokulu çilek aldı. Yolda birkaç kere çileklerden yemek istedi fakat etrafta insanlar olduğu için yiyemedi. Akşam yemeğinde çilek yedi sonra yattı, uyudu. Gece yarısı uyandı, sağ ayağı kasılıyordu. Sol tarafındaki böbreği ağrıyordu. Sabahı zor etti ve hastaneye gitti. Doktora gece olanları kısaca anlattı.<br />
<br />
Doktor: " Dün akşam çilek yedin mi? " diye sordu. Serdar Bey'in kafasına dank etti. Zalim çilek, diye düşündü. Demek sabaha kadar çektiğim acının sebebi çilekmiş: " Evet yedim, dedi. Ama bir daha yemem. "<br />
Doktor reçete yazdı. Ağrı kesici iğne verdi. İğne, Serdar Bey'in böbrek ağrısını ve sağ ayak kasılmalarını yok etti.<br />
<br />
Aradan 12 yıl geçti. Serdar Bey bu sürede çilek yemedi. Çileğin mis kokusuna aldanmadı. Onun üstünde mikroskobik kumların olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Sağlığına önem veren herkesten kesinlikle çilekten uzak durmalarını istemeyi ihmal etmedi. Yılda 3-4 defa çilek yemedi diye bir şey kaybetmedi.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------<br />
<br />
BATAKLIKTA KURBAĞA ARAYAN LEYLEK<br />
Bataklıkta kurbağa arayan bir leylek varmış. Günlerini kurbağa aramakla geçirir ve yakaladığı kurbağayı yutarmış. Kurbağalar, bakmış olacak gibi değil, gün gelir bu leylek bizi de yutar ve bataklıkta kurbağa bırakmaz diyerek aralarında bir toplantı yapmışlar. Toplantıda bilge kurbağanın fikri öne çıkmış. Bataklığın derinliklerinde yaşayan zehirli kurbağaya rica edilecek ve leylek tarafından yutulması istenecekmiş. Leylek zehirli kurbağayı yutunca hayatı sona erecek ama diğer kurbağalar kurtulacakmış.<br />
<br />
Bilge kurbağa ve birkaç kurbağa giderek zehirli kurbağayı bulmuşlar ve olanları anlatmışlar. Eğer bu fedakarlığı yaparsa kurbağaların kendisini hiç unutmayacaklarını ve adını altın harflerle bataklıktaki ağaçlara yazacaklarını söylemişler.<br />
<br />
Bunun üzerine zehirli kurbağa: " Dediğinizi yapmazsam yıllar sonra beni kimse hatırlamaz mı? " diye sormuş.<br />
Bilge kurbağa: " Tabi hatırlamaz. Ancak kahramanlar hatırlanır. Dediğimizi yapmazsan unutulur gidersin. "<br />
Zehirli kurbağa: " Ben unutulmak istemiyorum. Kahraman olmak istiyorum. " demiş ve arka ayakları üstünde doğrulup göğsünü şişirmiş ve leyleğin yanına gitmiş. Leylek onu görmüş ve yakalayıp yutmuş. Böylelikle leyleğin de zehirli kurbağanın da hayatı son bulmuş. Bataklıktaki kurbağalar, zehirli kurbağanın adını altın harflerle ağaçlara yazmışlar. Aradan yıllar geçmesine karşın unutmamışlar. Adını hep Kahraman Kurbağa olarak hatırlamışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
YAVRU AYI TOMBİK<br />
Ayının biri üçüz yavrulamış. Son doğan yavrunun adı Tombik'miş. Bir ay geçmiş, iki ay geçmiş Tombik'in boyu kardeşlerinin yarısı kadarmış. Anne ayı bakmış Tombik büyümeyecek yavrusunu terk etmiş. Tombik'i ormanda ağlarken gören bir geyik onu sahiplenmiş. Sütüyle beslemiş, annelik yapmış. Geçen yıllarla birlikte Tombik büyümüş, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada geyik yaşlanmış ve eskisi gibi hızlı koşamaz olmuş.<br />
<br />
Bir gün geyik ayılara yakalanmış. Bu ayılar, Tombik'in annesi ve büyümüş olan iki kardeşiymiş. Geyik bağırmış, Tombik'ten yardım istemiş. Tombik hızla gelerek kendisini besleyip büyütmüş olan geyiği kurtarmış. Bunun üzerine anne ayı yıllar önce terk ettiği yavrusunu tanımış: " Tombik, sen misin yavrum? Ben senin annenim. Bak bunlar kardeşlerin. Geyiği bırak da kendimize ziyafet çekelim. "<br />
Tombik: " Evet, ben Tombik'im. Sen de beni yıllar önce terk eden annemsin. Beni bu geyik buldu. Sütüyle besledi, büyüttü. Bana iyi bakın, onu size yedirmem. "<br />
Anne ayı: " Benim güzel oğlum, ben seni terk etmedim, ormanda kaybettim. Sonra çok aradım ama bulamadım. "<br />
Tombik: " Çok mu aradın? Onun için defol git, gelme peşimizden diyordun. "<br />
Anne ayı: " Tombik, ben senin annenim, seni ben doğurdum. "<br />
Tombik: " Doğru, doğurdun ama beni bu geyik büyüttü. Doğuran mı, büyüten mi dersen, ben büyüten diyorum. "<br />
<br />
Anne ayı, Tombik'in geyiği bırakmayacağını anlamış ve iki yavrusuyla oradan uzaklaşmış. Tombik yaşlı geyiği kucağına alarak barınak olarak kullandıkları mağaraya götürmüş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
KARTALLAR ÖRDEK OLMAZ<br />
Ördekler, daireler çizmişler, aralarında oyunlar oynarlarmış. Bu oyunların kendilerine yararı çok, başkalarına zararı yokmuş. Gün gelmiş bir ördek çıkmış, diğer ördekleri bir oyun oynamaya zorlamış. İlk anda taraftar toplamış ama pek çok ördek bir oyun oynamaya razı gelmemiş. Sonra kavga çıkmış. Tek tekçi ördek kararında diretmiş. Zamanla taraftarları çoğalmış. Kavgalarda galip gelen taraf olmuş. Ünü giderek yayılmış. Tek tekçi ördekten sonra pek çok ördek onun tahtına oturmuş ama bunlar tek tekçi ördeğin reklamını yapmışlar, onu övmüşler, göklere çıkarmışlar.<br />
<br />
Aradan yüzyıllar geçmiş. Bir gün ördekler bir kartalı yakalamışlar ve boyun eğdirmeye çalışmışlar. Ayaklarına pranga vurmuşlar. Kartal bir oyunun zararını, çok oyunun yararını bıkmadan ördeklere anlatmış, durmuş. Ördekler, kartalın fikirlerini alkışlıyorlarmış ama nedeni bilinmez bir şekilde bir oyun kuralına bağlı kalmışlar. Yıllar sonra ördekler, kartallar ördek olmaz diyerek gitmesi için, onun ayaklarındaki prangaları sökmüşler.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
KORKAK ASLAN<br />
Kral aslan çok korkakmış. Çevredeki ormanların kralları elçi göndererek savaş çıkaracaklarını söyleyip altın isterlermiş. Korkak kral da, aman, savaş çıkmasın, barış içinde yaşayalım, deyip istenen altınları gönderirmiş. Yapılan antlaşma bir yıl sürermiş. Süre sonunda bir elçi gelir ve yeniden anlaşmak için altın istermiş. İstenen altının dozu giderek artmış ve beş bin, on bin altını bulmuş. Hazinedeki altınlar giderek azalmış. Kral aslan vezirlerini toplamış ve soruna çözüm aramaya başlamış. Vezirlerin ortak görüşü, sorunu kurnaz tilkinin çözeceği şeklindeymiş. Kurnaz tilki saraya davet edilmiş, olanlar anlatılmış.<br />
<br />
Kurnaz tilki: " Sayın kralım, beni baş vezir yaparsanız sorunu kısa zamanda çözerim. " demiş.<br />
Kral aslan: " Yeter ki savaş çıkmasın, altınlar bitmesin de ne istersen yap. Kurnaz tilki şu andan itibaren baş vezirimsin. Tam yetkiyle işe başla. "<br />
<br />
Baş vezir tilki saraydan çıkıp gitmiş. Bir kaç saat sonra döndüğünde yanında uzun yeleli bir aslan varmış. Bu aslanı tahta oturtmuş ve gelirken verdiği talimatı aynen uygulamasını istemiş. Elçiler, salona alınmış ve onlar savaş tehdidiyle yüksek miktarda altın istemişler ama dublör aslan hepsine bağırıp çağırmış. Kalabalık bir ordu kurduğunu, savaş istediğini ve eğer canları tatlıysa hemen on biner altın getirmelerini ihtar etmiş: " Yoksa ordumla gelirim ve taş üstünde taş bırakmam. " demiş. Koşar adım salondan çıkan elçiler, birkaç gün sonra on biner altın vererek birer yıllık barış antlaşması imzalamışlar. Olanları gizlice yan odadan izlemekte olan korkak kralın neşesine diyecek yokmuş. Dublörünü yüksek bir maaş karşılığında işe almış ve uzun yıllar onun gölgesinde krallığını sürdürmüş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------<br />
<br />
MAVİ YARASA<br />
Çok büyük bir mağarada milyonlarca yarasa yaşıyormuş. Bu yarasalar, gündüzleri mağara tavanına tutunarak uyurlar, hava karardıktan sonra, mağaradan çıkıp yiyecek ararlarmış. Doğada yiyecek bol, meyveler, yemişler, dala konmuş böcekler, havada uçuşan sinekler, kelebekler, arılar. Yarasalar, sabaha karşı, mağaralarına dönerlermiş. Bu böyle günlerce, aylarca, yüzyıllarca devam etmiş.<br />
<br />
Yarasalar, fikir üstüne fikir eklemeyi bilmezlermiş. Kendilerine yavruyken öğretilen fikirler varmış ve bunlara göre hareket etmeleri istenirmiş. Şu şöyle olmasa böyle olsa demek yasakmış. Şuradaki iki durum birbiriyle çelişiyor demek yasakmış. Yasaklara uyarlarmış çünkü özgün düşünme yetenekleri varmış ama kullanmamaları öğütlenirmiş. Pek çoğunun bu yetenekleri kullanılmadığı için körelmiş.<br />
<br />
Bir genç yarasa varmış ki, bambaşka duygular içindeymiş. Geçmişten gelen, bugünü karartan, geleceği yok etmeye hazırlanan eskimiş fikirlerden hoşlanmıyormuş. Zamanla taş eskiyormuş, neden fikirler eskimesinmiş. Yarasalar, genelde siyah renkli olurlar ama kahverengi, beyaz ve sarı renkli olanlar varmış. Genç yarasa mavi renkliymiş. Mavi yarasa bu özelliğiyle diğer yarasalardan ayrılıyormuş.<br />
<br />
Mavi yarasa aylar boyunca düşüncelerini diğer yarasalara anlatmış. Zamanla söyledikleri kabul görmeye başlamış. Mavi yarasa onların gündüzleri de mağaradan çıkmasını istiyormuş.<br />
<br />
Bir gün öğleye doğru milyonlarca yarasa mağaradan dışarı çıkmış. Ne demek yarasa sadece gece uçarmış. İşte gündüz de uçuyormuş.  Yarasalar, o gün, mavi yarasanın önderliğinde güzel bir gün geçirmişler. Ortalık günlük güneşlik ve aydınlık, karanlıkta bir şey göreceğim diye gözlerini kısmak yokmuş, beynini büzmek yokmuş. Basmakalıp düşüncelerle donanıp mavi yarasayı üzmek yokmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ZÜRAFA İLE KARINCA<br />
Zürafa ile karınca arkadaş olmuşlar. Zürafaların ses telleri yokmuş, konuşamazlarmış ama bu zürafa konuşuyormuş: " Sen ne diyorsun arkadaş? Dünyada insan nüfusu çok fazla. Yedi milyar kadar var. Orta ölçekli bir şehir nüfusu üç milyon. "<br />
Zürafa konuşmasını bitirince karınca başlamış anlatmaya: " Yedi milyar insan çok az. Dünyadaki karıncaların toplamı sekiz yüz milyardan fazla. Bir şehir üç milyon diyorsun. İçinde benim de yaşadığım orta boy bir karınca yuvası beş metre derinliğinde ve on iki metre eninde sekiz milyon karıncayı barındırıyor. Karıncalar dünyadaki karada yaşayan canlıların toplamından daha çoktur. "<br />
<br />
Zürafa: " Biz zürafalar ise, uzun boyluyuz ama sayımız azdır. Dünyadaki zürafaları toplasan yirmi bin etmez. Nedeni az ürememizden. Yavru zürafaların büyümesi yıllar alır. Aslanlardan başka düşmanımız yoktur. Mağaramız, evimiz yoktur. Tabi siz toprak altında yaşadığınız için türlü tehlikelerden uzaksınız. "<br />
Karınca: " Neden? Karıncaların hiç mi düşmanı yok sanıyorsun. Bir karıncayiyen yuvanın başına çöreklense birkaç yüz karınca yemeden gitmez. Uzun, ip gibi dili yapışkanlıdır ve her dilini ağzına çekişte pek çok karınca yakalar. "<br />
Zürafa: " Bak karınca, benim dilim de uzundur. "<br />
<br />
Zürafa yanındaki ağacın üst dallarında durmakta olan karıncaya dilini göstermiş. Zürafanın kırk santimetre boyundaki uzun dilini gören karınca hayretler içinde kalmış ve bir an boş bulunarak aşağı düşmüş. Karıncanın düşüşünü çaresizlik içinde seyreden zürafa birkaç adım geri gitmiş. Sağa sola bakınmış. Karınca ağacın alt dallarına, yapraklarına mı takıldı, yoksa yere, çimenlerin arasına mı düştü belli değilmiş. Üstüne basarım, karıncaya bir zarar veririm diye arayamamış. Zürafa daha sonra yürüyüp gitmiş.<br />
<br />
Birkaç gün sonra zürafa o ağacın yanından geçiyormuş. Bir ses duyunca başını çevirmiş, aynı karınca, aynı dalın üstünde duruyormuş. Seslenen oymuş.<br />
Karınca: " Zürafa, baksana buraya. Öyle geçip gidiyorsun. İki gündür buradayım. Ben yere düştükten sonra toparlanıp ayağa kalktım. Sen bakındın, beni göremedin, gittin. Ertesi gün bu dala çıktım. Seni bekledim. Her neyse sonunda geldin ya seni çok özlemiştim. "<br />
Zürafa: " Ben de seni çok özledim, karınca. Hayatta olman beni sevindirdi. "<br />
Karınca: " Bak zürafa, konuşmamıza devam ederiz ama bir daha dilini göstermek yok. Tamam mı? "<br />
Bunun üzerine zürafa: " Tamam, karınca kardeş, bir daha dilimi göstermem. " demiş ve gülüşmüşler.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
GERGEDAN, FİL, ZÜRAFA VE MAYMUN<br />
Fil, gergedan ve zürafa ile arkadaşmış ama gergedan ile zürafa arkadaş değilmiş. Filin zürafa ile konuştuğunu gören gergedan bunu önemsemezmiş. Zürafa fili gergedanla konuşurken görünce üzülür ve gergedanla arkadaşlığına bir son vermelisin, dermiş. <br />
<br />
Oralarda büyük bir yemiş ağacı varmış. Gergedan dallara ulaşamaz ağacın dibine düşen yemişlerle idare edermiş. Fil alt dallarda bulduğu yemişleri koparıp yermiş. Zürafa ise, orta seviyedeki dallardan kopardığı yemişleri yermiş. Esas olgun ve tatlı yemişler üst dallardaymış ama hiçbiri bu yemişlere ulaşamazmış.<br />
<br />
Günün birinde bir maymun yemiş ağacına çıkmış ve üst dallardaki yemişleri yemeye başlamış. Maymunu gören gergedan, fil ve zürafa öylece bakakalmışlar. Durumu farkeden maymun, yemişler bana da onlara da yeter deyip, topladığı yemişleri ikram etmiş. Maymunun yardımlaşma ve paylaşma isteğini gören gergedan ile zürafa maymundan utanmışlar. Önce file sonra da birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Sonsuza kadar arkadaş kalacaklarına söz verip maymunu dördüncü olarak aralarına almışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
ŞARKI SÖYLEYEN AYICIK<br />
Ayıcığın annesini avcılar vurmuş. Yalnız kalan ayıcık ormanda zor günler geçirmeye başlamış. Çok dertliymiş. Derdini şarkı söyleyerek hafifletmeye çalışmış. Şarkılarında annesinin vuruluşunu ve yalnız kalışını anlatmış. Ayıcık şarkı söylerken bülbüller, kanaryalar bile susarmış. Geçen günlerle birlikte orman hayvanlarından pek çok taraftar toplamış. Annesini vuran avcıları taraftarlarına yakalatmış. Onları korsanlardan kalmış demir parmaklıklı bir mağaraya hapsetmiş. Uzun yıllar mağaranın önünde nöbet beklemiş. Annesini geri getiremezmiş ama bu avcılar cezasını çekmeliymiş. Zamanla avcılar ölüp gitmiş. Ayıcık kocaman bir ayıymış artık ve iki yavrusu olmuş. Yavrularını büyütürken, avcıların acımasız olduğunu ve onlardan sakınmak gerektiğini bıkmadan anlatmış.<br />
<br />
Bizim ayının sonu annesinin sonu gibi avcıların elinden olmuş. İki yavrusuyla birlikte yaban armudu yemeye gidiyormuş ki, avcılar onu görmüş. Avcıların attığı kurşunlardan kurtulamamış ve son sözleri, yavrularım, ah yavrularım, olmuş. Yavruları yakalayan avcılar, onları ayıcılara satmış. Ayıcılar, yavruları altında ateş yanan kızgın saç üzerinde yürüterek eğitmeye başlamışlar. Onları sopayla döverek boyun eğdirmişler. İki yavru büyüdüklerinde burunlarında birer zincirli demir halka varmış. Zincirin ucu ayıcının elindeymiş. Ayıcı zinciri çektiğinde can acısından bağırırlar ve seyirciler de gülermiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
YEŞİL AYICIK<br />
Yeşil ayıcık uzaydan gelmiş. Dünya onun bilmediği bir yermiş. Uçan dairesini bir dağın yamaçlarına indirmiş. Bu dağ Uludağ'mış. Uludağ'da gezmiş, dolaşmış. Ağaçları, çiçekleri görmüş. Çimenlere uzanmış, yatmış. Şarkılar söylemiş. Çok mutluymuş. İyi ki, bu gezegene indim, diye düşünmüş. Burası ne güzel yermiş. Havası, suyu ve toprağıyla dört dörtlükmüş.<br />
<br />
Yeşil ayıcık daha sonra uçan dairesine binmiş. Bursa semalarında bir süre uçtuktan sonra, Marmara Denizi'ne doğru yönelmiş. Orada gemileri, kayıkları görmüş. Uzaklarda bir plaj varmış. Bu plajda insanlar denize giriyorlarmış. İyice alçalmış, insanlara selam vermiş, el sallamış. İnsanlar da ona selam vermişler, el sallamışlar. Denizin üstüne inecekmiş ki, bip bip sesini duymuş. Annesi arıyormuş. İnmekten vazgeçmiş ve hızla yükselerek geldiği gezegene doğru yola çıkmış.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
İPEK BÖCEKLERİ VE CEVDET<br />
İpek böceği dut yaprağı yiyerek büyür, gelişir. Daha sonra kozasını örer ve bu kozadan kelebek olarak çıkar. Onların bu özelliğini bilen on iki yaşındaki Cevdet ipek böceklerinden kendisi için, büyük bir koza örmelerini istedi. Kozanın içinde değişim geçirerek kelebek olacaktı. Yüce dağdaki sarp ve yalçın kayalıklardan kartal yumurtası bulup getirecekti. Kartal yumurtasının üstüne delik açarak, buraya sokup çıkaracağı öğretmen kalemleri öğrencilere 10, 20 yerine 30, 40 verecekti.<br />
<br />
Örneğin, matematik dersi sınavında öğrenci soruyu doğru yorumlamış, işlem de doğru ama sonucu yanlış bulmuş. Bu durumda öğretmen öğrencisinin bilgisini ve çabasını gözardı etmeyecek ve 10 puanlık soruya hiç olmazsa 5 puan verecekti. O sorudan 5 puan bu sorudan 3 puan derken, öğrenci 40 alırsa , bir diğer sınavda 50 - 60 alıp o dersten geçme şansını yakalar. Gayrete gelir çalışır. Ama 10 alan öğrenci, nasıl olsa bu dersten geçemem deyip o derse çalışmaz. Bu durum bilgi kaybına neden olur. Cevdet'ten bunları dinleyen ipek böcekleri birkaç saat içinde büyük bir koza ördü. <br />
<br />
Cevdet ertesi gün kozadan kelebek olarak çıktı ve yüce dağdan bir kartal yumurtası bulup getirdi. Daha sonra kartal yumurtasına batırdığı tükenmez kalemleri sınıf arkadaşı Ali'ye verdi ve kalemleri öğretmenler gününde okuldaki öğretmenlere armağan etmesini istedi. Kelebek Cevdet eğitimdeki büyük bir sorunu çözmüş olmanın verdiği keyifle bir daha dönmemek üzere gökyüzüne doğru kanat çırparak uçtu, gitti.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
SERDAR BEY+ÇİLEK=BÖBREKTE KUM<br />
Serdar Bey akşamüstü kırtasiye dükkanını kapamış, evine dönerken pazardan 1 kg. mis kokulu çilek aldı. Yolda birkaç kere çileklerden yemek istedi fakat etrafta insanlar olduğu için yiyemedi. Akşam yemeğinde çilek yedi sonra yattı, uyudu. Gece yarısı uyandı, sağ ayağı kasılıyordu. Sol tarafındaki böbreği ağrıyordu. Sabahı zor etti ve hastaneye gitti. Doktora gece olanları kısaca anlattı.<br />
<br />
Doktor: " Dün akşam çilek yedin mi? " diye sordu. Serdar Bey'in kafasına dank etti. Zalim çilek, diye düşündü. Demek sabaha kadar çektiğim acının sebebi çilekmiş: " Evet yedim, dedi. Ama bir daha yemem. "<br />
Doktor reçete yazdı. Ağrı kesici iğne verdi. İğne, Serdar Bey'in böbrek ağrısını ve sağ ayak kasılmalarını yok etti.<br />
<br />
Aradan 12 yıl geçti. Serdar Bey bu sürede çilek yemedi. Çileğin mis kokusuna aldanmadı. Onun üstünde mikroskobik kumların olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Sağlığına önem veren herkesten kesinlikle çilekten uzak durmalarını istemeyi ihmal etmedi. Yılda 3-4 defa çilek yemedi diye bir şey kaybetmedi.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------<br />
<br />
BATAKLIKTA KURBAĞA ARAYAN LEYLEK<br />
Bataklıkta kurbağa arayan bir leylek varmış. Günlerini kurbağa aramakla geçirir ve yakaladığı kurbağayı yutarmış. Kurbağalar, bakmış olacak gibi değil, gün gelir bu leylek bizi de yutar ve bataklıkta kurbağa bırakmaz diyerek aralarında bir toplantı yapmışlar. Toplantıda bilge kurbağanın fikri öne çıkmış. Bataklığın derinliklerinde yaşayan zehirli kurbağaya rica edilecek ve leylek tarafından yutulması istenecekmiş. Leylek zehirli kurbağayı yutunca hayatı sona erecek ama diğer kurbağalar kurtulacakmış.<br />
<br />
Bilge kurbağa ve birkaç kurbağa giderek zehirli kurbağayı bulmuşlar ve olanları anlatmışlar. Eğer bu fedakarlığı yaparsa kurbağaların kendisini hiç unutmayacaklarını ve adını altın harflerle bataklıktaki ağaçlara yazacaklarını söylemişler.<br />
<br />
Bunun üzerine zehirli kurbağa: " Dediğinizi yapmazsam yıllar sonra beni kimse hatırlamaz mı? " diye sormuş.<br />
Bilge kurbağa: " Tabi hatırlamaz. Ancak kahramanlar hatırlanır. Dediğimizi yapmazsan unutulur gidersin. "<br />
Zehirli kurbağa: " Ben unutulmak istemiyorum. Kahraman olmak istiyorum. " demiş ve arka ayakları üstünde doğrulup göğsünü şişirmiş ve leyleğin yanına gitmiş. Leylek onu görmüş ve yakalayıp yutmuş. Böylelikle leyleğin de zehirli kurbağanın da hayatı son bulmuş. Bataklıktaki kurbağalar, zehirli kurbağanın adını altın harflerle ağaçlara yazmışlar. Aradan yıllar geçmesine karşın unutmamışlar. Adını hep Kahraman Kurbağa olarak hatırlamışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
YAVRU AYI TOMBİK<br />
Ayının biri üçüz yavrulamış. Son doğan yavrunun adı Tombik'miş. Bir ay geçmiş, iki ay geçmiş Tombik'in boyu kardeşlerinin yarısı kadarmış. Anne ayı bakmış Tombik büyümeyecek yavrusunu terk etmiş. Tombik'i ormanda ağlarken gören bir geyik onu sahiplenmiş. Sütüyle beslemiş, annelik yapmış. Geçen yıllarla birlikte Tombik büyümüş, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada geyik yaşlanmış ve eskisi gibi hızlı koşamaz olmuş.<br />
<br />
Bir gün geyik ayılara yakalanmış. Bu ayılar, Tombik'in annesi ve büyümüş olan iki kardeşiymiş. Geyik bağırmış, Tombik'ten yardım istemiş. Tombik hızla gelerek kendisini besleyip büyütmüş olan geyiği kurtarmış. Bunun üzerine anne ayı yıllar önce terk ettiği yavrusunu tanımış: " Tombik, sen misin yavrum? Ben senin annenim. Bak bunlar kardeşlerin. Geyiği bırak da kendimize ziyafet çekelim. "<br />
Tombik: " Evet, ben Tombik'im. Sen de beni yıllar önce terk eden annemsin. Beni bu geyik buldu. Sütüyle besledi, büyüttü. Bana iyi bakın, onu size yedirmem. "<br />
Anne ayı: " Benim güzel oğlum, ben seni terk etmedim, ormanda kaybettim. Sonra çok aradım ama bulamadım. "<br />
Tombik: " Çok mu aradın? Onun için defol git, gelme peşimizden diyordun. "<br />
Anne ayı: " Tombik, ben senin annenim, seni ben doğurdum. "<br />
Tombik: " Doğru, doğurdun ama beni bu geyik büyüttü. Doğuran mı, büyüten mi dersen, ben büyüten diyorum. "<br />
<br />
Anne ayı, Tombik'in geyiği bırakmayacağını anlamış ve iki yavrusuyla oradan uzaklaşmış. Tombik yaşlı geyiği kucağına alarak barınak olarak kullandıkları mağaraya götürmüş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
KARTALLAR ÖRDEK OLMAZ<br />
Ördekler, daireler çizmişler, aralarında oyunlar oynarlarmış. Bu oyunların kendilerine yararı çok, başkalarına zararı yokmuş. Gün gelmiş bir ördek çıkmış, diğer ördekleri bir oyun oynamaya zorlamış. İlk anda taraftar toplamış ama pek çok ördek bir oyun oynamaya razı gelmemiş. Sonra kavga çıkmış. Tek tekçi ördek kararında diretmiş. Zamanla taraftarları çoğalmış. Kavgalarda galip gelen taraf olmuş. Ünü giderek yayılmış. Tek tekçi ördekten sonra pek çok ördek onun tahtına oturmuş ama bunlar tek tekçi ördeğin reklamını yapmışlar, onu övmüşler, göklere çıkarmışlar.<br />
<br />
Aradan yüzyıllar geçmiş. Bir gün ördekler bir kartalı yakalamışlar ve boyun eğdirmeye çalışmışlar. Ayaklarına pranga vurmuşlar. Kartal bir oyunun zararını, çok oyunun yararını bıkmadan ördeklere anlatmış, durmuş. Ördekler, kartalın fikirlerini alkışlıyorlarmış ama nedeni bilinmez bir şekilde bir oyun kuralına bağlı kalmışlar. Yıllar sonra ördekler, kartallar ördek olmaz diyerek gitmesi için, onun ayaklarındaki prangaları sökmüşler.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
KORKAK ASLAN<br />
Kral aslan çok korkakmış. Çevredeki ormanların kralları elçi göndererek savaş çıkaracaklarını söyleyip altın isterlermiş. Korkak kral da, aman, savaş çıkmasın, barış içinde yaşayalım, deyip istenen altınları gönderirmiş. Yapılan antlaşma bir yıl sürermiş. Süre sonunda bir elçi gelir ve yeniden anlaşmak için altın istermiş. İstenen altının dozu giderek artmış ve beş bin, on bin altını bulmuş. Hazinedeki altınlar giderek azalmış. Kral aslan vezirlerini toplamış ve soruna çözüm aramaya başlamış. Vezirlerin ortak görüşü, sorunu kurnaz tilkinin çözeceği şeklindeymiş. Kurnaz tilki saraya davet edilmiş, olanlar anlatılmış.<br />
<br />
Kurnaz tilki: " Sayın kralım, beni baş vezir yaparsanız sorunu kısa zamanda çözerim. " demiş.<br />
Kral aslan: " Yeter ki savaş çıkmasın, altınlar bitmesin de ne istersen yap. Kurnaz tilki şu andan itibaren baş vezirimsin. Tam yetkiyle işe başla. "<br />
<br />
Baş vezir tilki saraydan çıkıp gitmiş. Bir kaç saat sonra döndüğünde yanında uzun yeleli bir aslan varmış. Bu aslanı tahta oturtmuş ve gelirken verdiği talimatı aynen uygulamasını istemiş. Elçiler, salona alınmış ve onlar savaş tehdidiyle yüksek miktarda altın istemişler ama dublör aslan hepsine bağırıp çağırmış. Kalabalık bir ordu kurduğunu, savaş istediğini ve eğer canları tatlıysa hemen on biner altın getirmelerini ihtar etmiş: " Yoksa ordumla gelirim ve taş üstünde taş bırakmam. " demiş. Koşar adım salondan çıkan elçiler, birkaç gün sonra on biner altın vererek birer yıllık barış antlaşması imzalamışlar. Olanları gizlice yan odadan izlemekte olan korkak kralın neşesine diyecek yokmuş. Dublörünü yüksek bir maaş karşılığında işe almış ve uzun yıllar onun gölgesinde krallığını sürdürmüş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------<br />
<br />
MAVİ YARASA<br />
Çok büyük bir mağarada milyonlarca yarasa yaşıyormuş. Bu yarasalar, gündüzleri mağara tavanına tutunarak uyurlar, hava karardıktan sonra, mağaradan çıkıp yiyecek ararlarmış. Doğada yiyecek bol, meyveler, yemişler, dala konmuş böcekler, havada uçuşan sinekler, kelebekler, arılar. Yarasalar, sabaha karşı, mağaralarına dönerlermiş. Bu böyle günlerce, aylarca, yüzyıllarca devam etmiş.<br />
<br />
Yarasalar, fikir üstüne fikir eklemeyi bilmezlermiş. Kendilerine yavruyken öğretilen fikirler varmış ve bunlara göre hareket etmeleri istenirmiş. Şu şöyle olmasa böyle olsa demek yasakmış. Şuradaki iki durum birbiriyle çelişiyor demek yasakmış. Yasaklara uyarlarmış çünkü özgün düşünme yetenekleri varmış ama kullanmamaları öğütlenirmiş. Pek çoğunun bu yetenekleri kullanılmadığı için körelmiş.<br />
<br />
Bir genç yarasa varmış ki, bambaşka duygular içindeymiş. Geçmişten gelen, bugünü karartan, geleceği yok etmeye hazırlanan eskimiş fikirlerden hoşlanmıyormuş. Zamanla taş eskiyormuş, neden fikirler eskimesinmiş. Yarasalar, genelde siyah renkli olurlar ama kahverengi, beyaz ve sarı renkli olanlar varmış. Genç yarasa mavi renkliymiş. Mavi yarasa bu özelliğiyle diğer yarasalardan ayrılıyormuş.<br />
<br />
Mavi yarasa aylar boyunca düşüncelerini diğer yarasalara anlatmış. Zamanla söyledikleri kabul görmeye başlamış. Mavi yarasa onların gündüzleri de mağaradan çıkmasını istiyormuş.<br />
<br />
Bir gün öğleye doğru milyonlarca yarasa mağaradan dışarı çıkmış. Ne demek yarasa sadece gece uçarmış. İşte gündüz de uçuyormuş.  Yarasalar, o gün, mavi yarasanın önderliğinde güzel bir gün geçirmişler. Ortalık günlük güneşlik ve aydınlık, karanlıkta bir şey göreceğim diye gözlerini kısmak yokmuş, beynini büzmek yokmuş. Basmakalıp düşüncelerle donanıp mavi yarasayı üzmek yokmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Serdar Yıldırım Fabl Hikayeleri]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-serdar-yildirim-fabl-hikayeleri.html</link>
			<pubDate>Sat, 15 Aug 2026 19:18:43 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-serdar-yildirim-fabl-hikayeleri.html</guid>
			<description><![CDATA[ŞANSSIZ KÖYLÜNÜN ŞANSI<br />
Köylünün birinin hiç şansı yokmuş. Doğuştan şanssızmış. İşleri ters gidermiş. Günlerce uğraşmış, tarlasını kazmış, tohum atmış. Sonbahar yağmurları başlamış ama çevredeki tarlalara yağmur yağmasına karşın, şanssız köylünün tarlasına bir damla yağmur düşmemiş. Köylü çaresiz dereden taşıma suyla tarlasını sulamış.<br />
Mart ayında hava ısınmış, güneş çıkmış, tarlalarda ekinler boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya, ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Bu yalancı bahar uzun sürmemiş, aniden yağan dolu tarlaları alt üst etmiş. Tahmin ettiğiniz gibi, şanssız köylünün tarlasına dolu yağmamış, o da bol ürünü, şu yokluk zamanında iyi bir fiyata satarak zengin olmuş.<br />
Şansım yok diye dövünme, şanslıyım diye sevinme. Devran döner ve öyle bir gün gelir ki, şansım yok diyen sevinir, şanslı dövünür.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
DOMUZUN AŞKI<br />
Genç bir erkek domuz, genç bir dişi domuza âşık olmuş. Ona aşkını anlatmış ve aşkına karşılık bulmuş. Bir gün genç domuz, bir kutu çamur hediye götürerek dişi domuzu babasından istemeye gitmiş. Dişi domuzun babası bir kutu çamuru az bulmuş ve içinde çamur banyosu yapabileceği kadar geniş bir çamur havuzu istemiş.<br />
Genç domuz, babanın bu isteğini karşılayıp, dişi domuzla evlenmiş. Dört ay sonra on tane yavrusu olan genç evliler, dededen izin alarak, yavrularıyla birlikte çamur havuzunda yuvarlanmışlar. Bu çamur, onların derilerindeki parazitlerden kurtulmalarını sağlarmış. Böylece sağlıklı ve zinde olmuşlar.<br />
Sanma ki anneler ve babalar gençlerin kötülüklerini isterler. Onlar, şunu bunu istedi diye kızılmaz. Böylece bazı şeylerin geri dönüşümü kolaylaşır.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KURDUN TİLKİYE OYUNU HAZIRLADI SONUNU<br />
Kurdun biri tilkinin mağarasını elinden almak için, yalancıktan kavga çıkarmış. Bunun üzerine tilki kurdu dövünce, kurt ağlayarak aslanın huzuruna çıkıp olanları anlatmış ve tilkinin kendisini döverek, mağarasını sahiplendiğini söylemiş. Kurda inanan aslan mağarayı tilkiden alarak kurda vermiş ve tilkiyi ormandan kovmuş.<br />
Tilki bunun altında kalır mı, ona boşuna kurnaz dememişler. Ormanı terk edip giderken, kurdun aslanın tahtında gözü olduğunu etrafa yaymış. Bunu duyan aslan kurdu yakalayıp öldürmüş, mağarayı tilkiye geri vermiş ve tilkiyi yardımcısı yapmış.<br />
Birine tuzak kurmak istiyorsan vazgeç, alelacele kazdığın derin olmayan çukura o basar, çıkar ama sen onun kazdığı derin çukura bastığında bir daha çıkamazsın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ODUNCUNUN İKİ KIZI<br />
Oduncunun iki kızı varmış. Kızlardan biri zengin ama gönlü fakirle, diğeri fakir ama gönlü zenginle evlenmek istermiş. Sonunda bu kızlar muratlarına ermişler ve istedikleri gibi birer koca bulmuşlar.<br />
Zengin olan katı yürekli ve cimri, fakir olan yufka yürekli ve eli açıkmış. Zenginle evlenen kızın kocası paraya acımış, karısına yıllarca elbise almamış, cebine beş kuruş koymamış. Fakirle evlenen kızın kocası paraya acımamış, her sene bir elbise almış, cebine kuruşları koymuş.<br />
Zenginle evlendim diye sevinme, fakirle evlendim diye yerinme. Bu iş kısmet işi, zengin olsun, fakir olsun, evleneceğin olmalı er kişi.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KEDİLER VE FARELER<br />
İki katlı villanın iyi kalpli ama uykucu bir kedisi varmış. Villanın sahibi olan adam ve karısı sabah erkenden bürolarına gidince bütün gün yan gelip yatarmış.<br />
Bir gün buraya anne fare ile dört yavrusu gelmiş. Salonun köşesine yuvalarını hazırlayıp, mutfaktan yiyecek aşırmaya başlamışlar.<br />
Günler geçip gittikçe fareler burasını çok sevmişler ama kediye bir türlü ısınamamışlar. Kendilerine nazik davranan, yiyeceklerin yerini gösteren kediyi sonunda kovmuşlar. Villa sahibi, bakmış kedi gitmiş, yerine Canavar adında bir kedi satın almış. Canavar, bırak farelerin mutfağa gitmesine, burunlarını yuvadan çıkarmasına izin vermemiş.<br />
Yavrularıyla birlikte aç kalan anne fare bir fırsatını bulup villadan kaçmış ve iyi kalpli ama uykucu kediyi ormandaki bir kulübede bulmuş. Ona durumu anlatmış, af dilemiş ama kedi kesinlikle geri dönmemiş. Daha sonra yavrularını yanına alan anne fare, gözyaşları içinde, villadan ayrılmış. İyi kalpli ama uykucu kediyi ne kadar sevdiğini hep yavrularına anlatmış.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BAL ARISI VIZ VIZ<br />
Bal arısı vız vız uçarken, bir evin duvarına çarpıp, yere düşmüş. Bir süre baygın kaldıktan sonra kendine gelmiş. Sağ tarafında büyük bir acı hissetmiş. Kanadı yerinde yokmuş. Anlamış ki kopmuş. Kanadını arayıp bulmuş ama yerine takamamış. Bu duruma çok üzülmüş. Kopan sağ kanadını sol kanadının altına kıstırmış. Ormana doğru yürümüş. Onu bu halde gören birkaç arı yanına gelmiş. Vız vız, kanadım, demiş; arılar, kanatçı baba, demişler. Kanatçı baba, karşı dağda yaşar. Dağa git, onu bul, kanadını yerine takar.<br />
Vız vız dağa çıkmış, kanatçı babayı bulmuş. Bal arısı kanatçı baba, vız vızın kanadını yerine takmış. Vız vız çok sevinmiş, kanatçı babayı öpmüş. Sevincinden yerinde duramamış, havalara uçmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KRAL VE İKİ EJDERHA<br />
Vaktiyle çok yüksek surları olan ve bir kral tarafından yönetilen bir şehir devleti varmış. Halk huzur içinde yaşıyormuş. Günlerden bir gün ormandan gelen iki ejderha şehrin giriş kapısının sağ ve sol yanına oturmuşlar. Kendilerine her gün birer insanın kurban olarak verilmesini yoksa şehri yıkacaklarını söylemişler. Kral, baş vezirin itirazına karşın, ejderhaların isteğini kabul etmiş ve her gün iki insanı ejderhalara vermiş. Sonradan ejderhalar isteklerini giderek arttırarak beşer insana kadar çıkarmışlar. Şehir halkı giderek azalmaya başlamış.<br />
Gece baskınıyla ejderhaları yok edelim, diyerek ilk günden beri kralın başını ağrıtan baş vezir şehirden kaçarak kurtulmuş. Şehirde son kalan insan olan kral ise, ejderhalara yem olmuş.<br />
Sen kral bile olsan önerilere kulak as. Önerilere kulak asmazsan, öneriyi yapan kaçar gider, sen ise, kaçamaz yakalanırsın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
SİMİTÇİ MAYMUN VE YABAN DOMUZU AİLESİ<br />
Bir maymun varmış. Ormanda simit satarmış. İyi kalpliymiş ama fakirmiş. Bir gün bu maymuna kaldırımda yürürken, yolda aşırı hızla giden ve virajı alamayan genç yaban domuzunun kullandığı motosiklet çarpmış.<br />
Çarpmanın şiddetiyle maymunun kafası bir binanın duvarına çarpmış. Çok kan kaybeden maymunu hastaneye kaldırmışlar ve ameliyata almışlar. İki ay komada kalan maymun nihayet kendine gelmiş. Bir ay kadar daha hastanede yatan ve hastane koridorlarında gezmeye başlayan maymun mahkemeye çağrılıp sanık sandalyesine oturtulunca ne yapacağını bilememiş. Motorda hasar bıraktı diye, genç yaban domuzu ve ailesi tarafından mahkemeye verilmiş.<br />
Mahkemede, yaban domuzu ailesinin avukatı, maymunu suçlamış. Maymun, yarası iyileşmediği ve beyninde hasar olması sebebiyle konuşma zorluğu çektiği için, kendini savunamamış.<br />
Hâkim, maymunu suçlu bulmuş. Bunun üzerine maymun, yaban domuzu ailesine, avukata ve hâkime yalvarmış, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonunda maymunun haline acıyan yaban domuzu ailesi, şikâyetini geri almış ve hâkim de, maymunu serbest bırakmış.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
CESUR TAVŞAN<br />
Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş.<br />
<br />
Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan geceyarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış.<br />
Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KUKLACI<br />
Köy, kasaba, şehir demeden gezip dolaşan ve kukla oynatarak insanları eğlendiren bir kuklacı varmış. Kuklacı oyun bittiğinde şapkasını uzatır, seyircilerden para toplarmış ama para veren az olurmuş. Kukla oynatırken devleşen kuklacının neşeli hali, oyun bitince üzgün bir hal alır, başı önde seyir meydanından ayrılırmış. Az önce onu alkışlayanlar, acıyarak bakarmış.<br />
<br />
Bir gün bu kuklacı bir kasabada kukla oynatırken, açlıktan başı dönmüş, gözleri kararmış, düşüp kafasını taşa çarpmış ve oracıkta ölmüş. Olanları oyunun bir parçası sanan seyirciler, kuklacıyı çılgınca alkışlamışlar. Seyretmeye beş yüz kişinin geldiği kuklacının cenazesinde beş kişi varmış.<br />
Yol kenarlarında kukla oynatan, gitar çalan, şarkı söyleyen sokak sanatçıları görürseniz boş geçmeyin, onlara para verin. Sanat parayla satın alınmaz ama aç karnına da sanat yapılmaz, bunu unutmayın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
                              <br />
                                                                <br />
KURBAĞALAR<br />
Eski zamanlarda bir dere kenarında yüzlerce kurbağa yaşıyormuş. Bu kurbağalar neşeliymiş, güler yüzlüymüş. Savaş nedir bilmez, barış içinde yaşarlarmış. Bir gün bu dere kenarına hayalperest bir kurbağa gelmiş. Nana adındaki bu kurbağa devamlı olarak hayal görürmüş ve gördüğü hayalleri gerçekmiş gibi anlatırmış. Nana kısa zamanda kendine pek çok yandaş bulmuş. Yandaşlarıyla birlikte ayaklanmış ve kendine inanmayanlara karşı savaşıp, onları yenmiş. Böylelikle onlarca kurbağanın canı pahasına hükümdarlığını ilan etmiş. Nana tahta oturur oturmaz kurbağalara neşelenmeyi, güler yüzlü olmayı yasaklamış. Onların üstünde baskı kurmuş, yediklerine, içtiklerine karışır olmuş.<br />
<br />
Maşumu adındaki genç bir kurbağa Nana'nın fikirlerini anlamsız bulmuş. Kurbağaların en üstün canlı varlıklar olduğu düşüncesi üstüne yaşam felsefesini kurmuş. Kısa zamanda kendine pek çok yoldaş bulmuş.<br />
Günlerden bir gün Maşumu'nun yoldaşları Nana'nın yandaşlarıyla savaşmışlar ve onları yenmişler. Sonraki yıllarda kurbağalar, özgür düşünce sistemini kurmuşlar, her çeşit konuda fikir ileri sürüp, yorum yapmışlar. Yokmuş öyle, böyle düşün, şöyle düşünme. Kim kimin özgür düşünme yeteneğine pranga vurabilir? Kim kimin yaşantısına karışabilir? Böylelikle kurbağalar mutlu bir şekilde yaşantılarını sürdürmüşler.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ŞANSSIZ KÖYLÜNÜN ŞANSI<br />
Köylünün birinin hiç şansı yokmuş. Doğuştan şanssızmış. İşleri ters gidermiş. Günlerce uğraşmış, tarlasını kazmış, tohum atmış. Sonbahar yağmurları başlamış ama çevredeki tarlalara yağmur yağmasına karşın, şanssız köylünün tarlasına bir damla yağmur düşmemiş. Köylü çaresiz dereden taşıma suyla tarlasını sulamış.<br />
Mart ayında hava ısınmış, güneş çıkmış, tarlalarda ekinler boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya, ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Bu yalancı bahar uzun sürmemiş, aniden yağan dolu tarlaları alt üst etmiş. Tahmin ettiğiniz gibi, şanssız köylünün tarlasına dolu yağmamış, o da bol ürünü, şu yokluk zamanında iyi bir fiyata satarak zengin olmuş.<br />
Şansım yok diye dövünme, şanslıyım diye sevinme. Devran döner ve öyle bir gün gelir ki, şansım yok diyen sevinir, şanslı dövünür.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
DOMUZUN AŞKI<br />
Genç bir erkek domuz, genç bir dişi domuza âşık olmuş. Ona aşkını anlatmış ve aşkına karşılık bulmuş. Bir gün genç domuz, bir kutu çamur hediye götürerek dişi domuzu babasından istemeye gitmiş. Dişi domuzun babası bir kutu çamuru az bulmuş ve içinde çamur banyosu yapabileceği kadar geniş bir çamur havuzu istemiş.<br />
Genç domuz, babanın bu isteğini karşılayıp, dişi domuzla evlenmiş. Dört ay sonra on tane yavrusu olan genç evliler, dededen izin alarak, yavrularıyla birlikte çamur havuzunda yuvarlanmışlar. Bu çamur, onların derilerindeki parazitlerden kurtulmalarını sağlarmış. Böylece sağlıklı ve zinde olmuşlar.<br />
Sanma ki anneler ve babalar gençlerin kötülüklerini isterler. Onlar, şunu bunu istedi diye kızılmaz. Böylece bazı şeylerin geri dönüşümü kolaylaşır.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KURDUN TİLKİYE OYUNU HAZIRLADI SONUNU<br />
Kurdun biri tilkinin mağarasını elinden almak için, yalancıktan kavga çıkarmış. Bunun üzerine tilki kurdu dövünce, kurt ağlayarak aslanın huzuruna çıkıp olanları anlatmış ve tilkinin kendisini döverek, mağarasını sahiplendiğini söylemiş. Kurda inanan aslan mağarayı tilkiden alarak kurda vermiş ve tilkiyi ormandan kovmuş.<br />
Tilki bunun altında kalır mı, ona boşuna kurnaz dememişler. Ormanı terk edip giderken, kurdun aslanın tahtında gözü olduğunu etrafa yaymış. Bunu duyan aslan kurdu yakalayıp öldürmüş, mağarayı tilkiye geri vermiş ve tilkiyi yardımcısı yapmış.<br />
Birine tuzak kurmak istiyorsan vazgeç, alelacele kazdığın derin olmayan çukura o basar, çıkar ama sen onun kazdığı derin çukura bastığında bir daha çıkamazsın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ODUNCUNUN İKİ KIZI<br />
Oduncunun iki kızı varmış. Kızlardan biri zengin ama gönlü fakirle, diğeri fakir ama gönlü zenginle evlenmek istermiş. Sonunda bu kızlar muratlarına ermişler ve istedikleri gibi birer koca bulmuşlar.<br />
Zengin olan katı yürekli ve cimri, fakir olan yufka yürekli ve eli açıkmış. Zenginle evlenen kızın kocası paraya acımış, karısına yıllarca elbise almamış, cebine beş kuruş koymamış. Fakirle evlenen kızın kocası paraya acımamış, her sene bir elbise almış, cebine kuruşları koymuş.<br />
Zenginle evlendim diye sevinme, fakirle evlendim diye yerinme. Bu iş kısmet işi, zengin olsun, fakir olsun, evleneceğin olmalı er kişi.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KEDİLER VE FARELER<br />
İki katlı villanın iyi kalpli ama uykucu bir kedisi varmış. Villanın sahibi olan adam ve karısı sabah erkenden bürolarına gidince bütün gün yan gelip yatarmış.<br />
Bir gün buraya anne fare ile dört yavrusu gelmiş. Salonun köşesine yuvalarını hazırlayıp, mutfaktan yiyecek aşırmaya başlamışlar.<br />
Günler geçip gittikçe fareler burasını çok sevmişler ama kediye bir türlü ısınamamışlar. Kendilerine nazik davranan, yiyeceklerin yerini gösteren kediyi sonunda kovmuşlar. Villa sahibi, bakmış kedi gitmiş, yerine Canavar adında bir kedi satın almış. Canavar, bırak farelerin mutfağa gitmesine, burunlarını yuvadan çıkarmasına izin vermemiş.<br />
Yavrularıyla birlikte aç kalan anne fare bir fırsatını bulup villadan kaçmış ve iyi kalpli ama uykucu kediyi ormandaki bir kulübede bulmuş. Ona durumu anlatmış, af dilemiş ama kedi kesinlikle geri dönmemiş. Daha sonra yavrularını yanına alan anne fare, gözyaşları içinde, villadan ayrılmış. İyi kalpli ama uykucu kediyi ne kadar sevdiğini hep yavrularına anlatmış.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BAL ARISI VIZ VIZ<br />
Bal arısı vız vız uçarken, bir evin duvarına çarpıp, yere düşmüş. Bir süre baygın kaldıktan sonra kendine gelmiş. Sağ tarafında büyük bir acı hissetmiş. Kanadı yerinde yokmuş. Anlamış ki kopmuş. Kanadını arayıp bulmuş ama yerine takamamış. Bu duruma çok üzülmüş. Kopan sağ kanadını sol kanadının altına kıstırmış. Ormana doğru yürümüş. Onu bu halde gören birkaç arı yanına gelmiş. Vız vız, kanadım, demiş; arılar, kanatçı baba, demişler. Kanatçı baba, karşı dağda yaşar. Dağa git, onu bul, kanadını yerine takar.<br />
Vız vız dağa çıkmış, kanatçı babayı bulmuş. Bal arısı kanatçı baba, vız vızın kanadını yerine takmış. Vız vız çok sevinmiş, kanatçı babayı öpmüş. Sevincinden yerinde duramamış, havalara uçmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KRAL VE İKİ EJDERHA<br />
Vaktiyle çok yüksek surları olan ve bir kral tarafından yönetilen bir şehir devleti varmış. Halk huzur içinde yaşıyormuş. Günlerden bir gün ormandan gelen iki ejderha şehrin giriş kapısının sağ ve sol yanına oturmuşlar. Kendilerine her gün birer insanın kurban olarak verilmesini yoksa şehri yıkacaklarını söylemişler. Kral, baş vezirin itirazına karşın, ejderhaların isteğini kabul etmiş ve her gün iki insanı ejderhalara vermiş. Sonradan ejderhalar isteklerini giderek arttırarak beşer insana kadar çıkarmışlar. Şehir halkı giderek azalmaya başlamış.<br />
Gece baskınıyla ejderhaları yok edelim, diyerek ilk günden beri kralın başını ağrıtan baş vezir şehirden kaçarak kurtulmuş. Şehirde son kalan insan olan kral ise, ejderhalara yem olmuş.<br />
Sen kral bile olsan önerilere kulak as. Önerilere kulak asmazsan, öneriyi yapan kaçar gider, sen ise, kaçamaz yakalanırsın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
SİMİTÇİ MAYMUN VE YABAN DOMUZU AİLESİ<br />
Bir maymun varmış. Ormanda simit satarmış. İyi kalpliymiş ama fakirmiş. Bir gün bu maymuna kaldırımda yürürken, yolda aşırı hızla giden ve virajı alamayan genç yaban domuzunun kullandığı motosiklet çarpmış.<br />
Çarpmanın şiddetiyle maymunun kafası bir binanın duvarına çarpmış. Çok kan kaybeden maymunu hastaneye kaldırmışlar ve ameliyata almışlar. İki ay komada kalan maymun nihayet kendine gelmiş. Bir ay kadar daha hastanede yatan ve hastane koridorlarında gezmeye başlayan maymun mahkemeye çağrılıp sanık sandalyesine oturtulunca ne yapacağını bilememiş. Motorda hasar bıraktı diye, genç yaban domuzu ve ailesi tarafından mahkemeye verilmiş.<br />
Mahkemede, yaban domuzu ailesinin avukatı, maymunu suçlamış. Maymun, yarası iyileşmediği ve beyninde hasar olması sebebiyle konuşma zorluğu çektiği için, kendini savunamamış.<br />
Hâkim, maymunu suçlu bulmuş. Bunun üzerine maymun, yaban domuzu ailesine, avukata ve hâkime yalvarmış, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonunda maymunun haline acıyan yaban domuzu ailesi, şikâyetini geri almış ve hâkim de, maymunu serbest bırakmış.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
CESUR TAVŞAN<br />
Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş.<br />
<br />
Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan geceyarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış.<br />
Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KUKLACI<br />
Köy, kasaba, şehir demeden gezip dolaşan ve kukla oynatarak insanları eğlendiren bir kuklacı varmış. Kuklacı oyun bittiğinde şapkasını uzatır, seyircilerden para toplarmış ama para veren az olurmuş. Kukla oynatırken devleşen kuklacının neşeli hali, oyun bitince üzgün bir hal alır, başı önde seyir meydanından ayrılırmış. Az önce onu alkışlayanlar, acıyarak bakarmış.<br />
<br />
Bir gün bu kuklacı bir kasabada kukla oynatırken, açlıktan başı dönmüş, gözleri kararmış, düşüp kafasını taşa çarpmış ve oracıkta ölmüş. Olanları oyunun bir parçası sanan seyirciler, kuklacıyı çılgınca alkışlamışlar. Seyretmeye beş yüz kişinin geldiği kuklacının cenazesinde beş kişi varmış.<br />
Yol kenarlarında kukla oynatan, gitar çalan, şarkı söyleyen sokak sanatçıları görürseniz boş geçmeyin, onlara para verin. Sanat parayla satın alınmaz ama aç karnına da sanat yapılmaz, bunu unutmayın.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------<br />
                              <br />
                                                                <br />
KURBAĞALAR<br />
Eski zamanlarda bir dere kenarında yüzlerce kurbağa yaşıyormuş. Bu kurbağalar neşeliymiş, güler yüzlüymüş. Savaş nedir bilmez, barış içinde yaşarlarmış. Bir gün bu dere kenarına hayalperest bir kurbağa gelmiş. Nana adındaki bu kurbağa devamlı olarak hayal görürmüş ve gördüğü hayalleri gerçekmiş gibi anlatırmış. Nana kısa zamanda kendine pek çok yandaş bulmuş. Yandaşlarıyla birlikte ayaklanmış ve kendine inanmayanlara karşı savaşıp, onları yenmiş. Böylelikle onlarca kurbağanın canı pahasına hükümdarlığını ilan etmiş. Nana tahta oturur oturmaz kurbağalara neşelenmeyi, güler yüzlü olmayı yasaklamış. Onların üstünde baskı kurmuş, yediklerine, içtiklerine karışır olmuş.<br />
<br />
Maşumu adındaki genç bir kurbağa Nana'nın fikirlerini anlamsız bulmuş. Kurbağaların en üstün canlı varlıklar olduğu düşüncesi üstüne yaşam felsefesini kurmuş. Kısa zamanda kendine pek çok yoldaş bulmuş.<br />
Günlerden bir gün Maşumu'nun yoldaşları Nana'nın yandaşlarıyla savaşmışlar ve onları yenmişler. Sonraki yıllarda kurbağalar, özgür düşünce sistemini kurmuşlar, her çeşit konuda fikir ileri sürüp, yorum yapmışlar. Yokmuş öyle, böyle düşün, şöyle düşünme. Kim kimin özgür düşünme yeteneğine pranga vurabilir? Kim kimin yaşantısına karışabilir? Böylelikle kurbağalar mutlu bir şekilde yaşantılarını sürdürmüşler.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün Çocukluk Anıları: Civcivler Horoz Oldu]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-ataturk-un-cocukluk-anilari-civcivler-horoz-oldu.html</link>
			<pubDate>Sun, 05 Apr 2026 13:20:11 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-ataturk-un-cocukluk-anilari-civcivler-horoz-oldu.html</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU: CİVCİVLER HOROZ OLDU <br />
Dayımın çiftliğinde günler birbiri ardına geçip giderken, bir gün dayım torba dolusu civcivle çıkageldi: Koş Mustafa koş, bak sana civciv getirdim. Onları besle, büyüt, dedi. Ben bir sandalyeye oturdum. Saydım, civcivler on taneydi. Makbule ile Naciye civcivleri besleyip büyütmeme yardımcı olacaktı. <br />
Geçen günlerle birlikte civcivlerin azalmaya başladığını fark ettim. Çiftliğin bahçesinde dolaşan bir kedi vardı ve civcivleri o kapıyordu. Çiftliğe geldikleri ilk gün orta yere bıraktığımızda dört civciv yanıma geliyordu. Beni tercih etmeyenler, Makbule ile Naciye'nin yanına gidiyordu. Kedi onların civcivlerini yedi. Bana inanan dört tanesini büyüttüm. Hepsi horoz oldu. <br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU: EVCİLİK ANISI<br />
Çocukluk çağında yaşadığım unutamadığım anıların başında evcilik anısı vardır. Selanik'te sekiz on yaşları arasında komşu kızları evlerinin önüne kilim serer ve evcilik oynardı. Türk çocukları değil ama ermeni ve rum çocukları bunlara rahat vermez, tepelerine dikilir, alay ederdi. Ermeni Krikor: Vay Fatoş, kurmuşsun evini, bakarsın rahatına. Şu kıza çocuğum dersin, yoktur bunun babası? <br />
Rum Yorgo: Olurum ben o çocuğa baba. Yeter ki kapın açık olsun.<br />
Fatoş, sonunda alaylardan bıkmış ve evcilik oyununa bir baba aramış. Sonunda beni buldu. Olanları anlattı. Biz evcilik oynarken, baba olur musun, dedi. Ben hiç düşünmeden evet dedim. Olaylar gözümün önünde cereyan ediyordu ve görünen köy kılavuz istemezdi. <br />
Ertesi gün Fatoşların evinin önüne kilim serilmişti. Temsilde anne Fatoş ve iki kızı yemek yapıyordu. Ben kilimin ortasında oturuyor ve baba rolündeydim. Ermeni ve rum çocuklar gelip geçiyor ve bana bakıyordu.  O gün tek laf atan, ileri geri konuşan olmadı. Selanikli Mustafa derlerdi bana. Sonraki günlerde çağırdığı zaman Fatoş'un yardımına koştum. Baba rolü oynadım. Bu zaman süresince sataşma olmadı. Ermeni ve rum çocuklar, dilleri damaklarına yapışmış vaziyette geçip gitti. <br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
DÜŞMANIM ÇOK ŞU ANDA<br />
İki yaşındaki Mustafa abisi Ahmet ile Selanik'in toprak sokağında gidiyordu. Şu temmuz sıcağında deniz kıyısı en iyi yerdi. Ege denizi, adaları çok olan prima bir yerdi. Görkemli bir dev, adadan adaya ayak basar, ayağını suya değdirmeden Girit'e ulaşırdı. <br />
Ortaçağ kalığı zihniyete bel bağlamadan, özgün fikir üreten Selanik'in yıldız çocukları, atılım içindeydi. Aralarında tartışma oluyordu. Bugünkü konuşmaların odak noktası: Dünya dursa ne olurdu? Birkaç saattir süren fikir ayrılıkları neredeyse kavgaya dönüşecekti ki, Ahmet ile kardeşi Mustafa ufukta göründü. Çocuklar, bunlar Ahmet ve Mustafa. Olayı onlara anlatalım, onlar ne derse kabullenelim, düşüncesinde birleştiler. <br />
Dünya dursa ne olur sorusuna Ahmet: Dünyadaki yaşam son bulur, dedi. Bak biz de öyle dedik, siz karşı çıktınız, diyenler sesini yükseltince tartışma giderek alevlendi. Bunun üzerine Ahmet, iki elini havaya kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra herkes sustu. Ali şöyle dedi, Veli böyle dedi, demeyi bırakalım ve Mustafa'ya kulak verelim. Mustafa ne derse o olsun,  tamam mı, deyince herkes tamam dedi. <br />
Ahmet: Mustafa dünya dursa ne olur? diye sordu. <br />
Mustafa: Dünya durmaz, döner, dedi ve bütün ağızlar açık kaldı.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU - ÇİĞDEM TOPLADIK<br />
Bir kış günü sabahı saat 8 sularında Zübeyde Hanım uyanmıştı. Sağa-sola bakındı. Ali Rıza Bey derin uykudaydı. Gümrük memuru olduğu için, geç yatmıştı çünkü ertesi gün tatildi. Öğleden önce kalkmazdı. Zübeyde Hanım çocukların odasına yöneldi. İki yaşındaki Mustafa yatağında uyuyordu. Abileri Ahmet ve Ömer yataklarında yoktu. Beyninden vurulmuşa döndü. Kim, neden yavrularını annesinden ayırırdı? Bu durum inanılmaz bir vurdumduymazlık değil miydi? Kim, ne isterdi bir çocuktan? Diğer odaya baktı. Bahçeye çıktı. Sarışın, mavi gözlüm dediği , canları Ahmet ile Ömer ellerinde birer toprak tencere olduğu halde geliyordu. Oğulları yanına gelince Zübeyde Hanım sordu: Sabahın körü yatağınızda yoksunuz. Bu tencereler de neyin nesi? Bunların içinde ne var? <br />
Ahmet: Anne, gece çiğ yağdı, biz de çiğdem topladık. Hani saksıdaki güllerim, sümbüllerim soluyor dediydin ya, biz de bu durumun önüne geçmek istedik. <br />
Zübeyde Hanım'ın izin vermesiyle oğulları saksılara çiğdem döktü. Aradan günler geçtikçe solmaya yüz tutan güller, sümbüller canlandı, çiçek açtı. <br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------        <br />
<br />
GÜVERCİN YAVRULARI<br />
Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın oğulları Ahmet ile Ömer, Selanik'teki evlerinin bahçesinde geziniyordu. Bu bahçedeki ağaçlara nedense güvercinler daha çok konardı. İlkbaharın gelmesiyle birlikte güvercinler yumurtlar ve günler sonra yumurtadan yavrular çıkınca bunları besler, yavrular, büyüdükten sonra yuvadan uçup giderdi. Ahmet ile Ömer bu durumu alkışlardı. <br />
Yıl 1883. Ahmet 9, Ömer 8 yaşında. Bir ilkbahar sabahı. Ahmet sabah erkenden kuş cıvıltılarına uyandı. Kardeşi Ömer'i uyandırıp birlikte bahçeye çıktı. Günlerdir takip ettikleri güvercin yuvasındaki 4 yumurtadan 4 yavru güvercin dünyaya gelmişti. Anne ve baba güvercin yavrularına yiyecek bulmak için, uçup gitti. Aniden gökyüzünde bir kartal belirdi ve dönerek alçalarak yuvanın başına kondu. Bir kaç dakika sonra yuvada yavru kalmamıştı. <br />
Ahmet ile Ömer bu durumu korku dolu gözlerle izledikten sonra eve kaçtı ve bahçe kapısını içeriden kilitledi. Tam doymayan kartal bahçe kapısına doğru hamle yaptı ve kapıya çarpıp yere düştü. Daha sonra uçup giden kartal bir daha oralarda görünmedi.  <br />
<br />
------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU:  İYİ YÜREKLİ KIZ<br />
Atatürk'ün ablası Fatma dört yaşındaydı. Bir bebeği vardı, onunla oynuyordu ama bu yetmiyordu. Canı çok sıkılıyordu.Mutfakta yemek pişiren annesinin yanına gitti. Anne, yanına geldim ama bana masal anlatmanı istemiyorum. Bana anlatacak bir hikayen var mı? <br />
Annesi: Aman kızım, ne demek? Sen iste yeter ki benim masallar kadar anlatacak hikayelerim de pek çoktur. Bir adam varmış, insanları çok severmiş. Fakirlere yardım etmek istermiş ama cebinde parası yokmuş. Ah, bir param olsa da şu dünyada fakir kalmasa, diye düşünürmüş. Bu adam sonunda altmış dört yaşına girmiş. Ben en azından bir bu kadar daha yaşarım, dermiş. <br />
Bir gün bu adam yol kenarından giderken, ilaç satan bir dükkanın önünden geçiyormuş. Orada çalışan tezgahtar on altı yaşlarında bir kızmış. Bu adama gülümsemiş ve selam vermiş. Adam da gülümsemiş ve kızın selamını almış. Aradan günler, aylar, yıllar geçmiş. <br />
<br />
Bir gün bu adam dağda, bayırda gezerken bir sandık altın bulmuş. Sandığı sırtladığı gibi evine taşımış. Zaman içinde altınların bir kısmını harcamış. Kalanı son nefesini vermeden önce iyi yürekli kıza bağışlamış. İyi yürekli kız altınların kimden geldiğini anlayamamış ama yıllarla altınları harcamış. Köşklerde yaşamış.<br />
Fatma: Anne, hikaye çok güzeldi, demiş. Mutfaktan çıkmış, odasına gitmiş. Acaba ben de günün birinde böyle bir sandık altın bulabilir miyim, diye düşüncelere dalmış. <br />
<br />
SON<br />
<br />
---------------------------------------------------------------------        <br />
---------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ARKADAŞIM MUHAN    <br />
Atatürk'ün abisi Ahmet 9 yaşındaydı. Selanik'te komşu kadınlar bir evde  toplanmıştı. Aralarında güncel olayları konuşuyor ve dedikodu yapıyordu. Evin oğlu Muhan, Ahmet ve bir arkadaşı ayrı odada akılları yettiğince devlet yönetimi üzerinde fikir üretiyor, yorum yapıyordu. Ahmet, bu gidişat kötüdür, sonuç karanlıktır. Mutlaka aydınlığa çıkılması gerekir, diye anlatırken, Muhan sözünü kesti: Senin aklın kesiyor da yöneticinin aklı kesmiyor mu? O kadar yardımcısı var. Bunlar boşa mı kürek çekiyor? dedi. <br />
<br />
Ahmet: O ve onlar, bu durumu fark ediyordur ama önlemini almıyordur. Bu düzenin değişmesini istiyordur. Benim annem Türk ve ben yönetici olsam benim destekçim olurdu. Eğer annem fransız veya italyan olsa beni yanlış yönlendirirdi. Bilmem anlatabildim mi? dedi. <br />
<br />
Ahmet sözlerini bitirdikten sonra kısa bir sessizlik oldu. Diğer arkadaşı Muhan'a lavabonun nerede olduğunu sordu. İkisi birlikte odadan çıktı. Ahmet yalnız kalmıştı. Muhan'ın üstüne oturduğu minder Ahmet'in ve arkadaşının minderinden daha büyüktü. Ahmet minderini bırakıp Muhan'ın minderine oturmak istedi. Minderi kaldırdığında altında kağıt para olduğunu gördü. Anında minderin üstüne oturdu ve içini bir korku kapladı. Bu para kaybolursa ve sonradan sen aldın derlerse,  ne yapardı? Korku dolu gözlerle hayata bakarken, iki arkadaşı az sonra geldi. Ahmet'in ağzını bıçak açmadı ve onlar gündelik konulardan konuştu. Daha sonra annesi Zübeyde Hanım odanın kapısını açıp, haydi Ahmet, gidiyoruz, dedi. Arkadaşları odadan çıkınca son bir kez minderin altına baktı. Para orada duruyordu. Gönül rahatlığı içinde odadan çıktı ve annesiyle birlikte eve doğru yürüdü. <br />
<br />
--------------------------------------------------------------------        <br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU: GERÇEK BİR HİKAYE<br />
Atatürk'ün ağabeyi Ahmet masalları sevmezdi. Bire bin katılarak anlatılan ve çocukların hayal dünyalarını olumsuz yönde etkileyen masallardan hoşlanmazdı. Devler ve cüceler, dünyada bir zamanlar yaşamıştı. Sen on metrelik bir devi bir buçuk metre boyundaki Keloğlan'a rakip olarak gösteremezdin. Annesi Zübeyde Hanım mutfaktayken, Ahmet geldi:  Anne, gerçekten yaşanmış bir hikaye biliyorsan anlat yoksa konuşmasak da olur. Ben burada sessizce oturur ve senin yemek yapmanı ilgiyle izlerim, dedi. <br />
<br />
Annesi: Aman oğlum, sen iste, ben sana istemediğin kadar gerçekten yaşanmış hikaye anlatırım. Şu yaşadığımız zaman diliminde bir Mehmet Bey varmış. Bu Mehmet Bey'in buğday, arpa tarlaları, üzüm bağları, portakal, elma, armut bahçeleri bulunuyormuş. Hanımının adı Asiye'ymiş. Uzun boyluymuş. Asiye Hanım'ın da tarlaları çokmuş. Bunların Emin, Zehra, Remziye ve Recep adında dört çocuğu varmış.  Emin zaptiye ( polis ) olmuş. Evlenmiş, çocukları olmuş. Zehra da evlenmiş. Damat bey Nurettin çok hayırlı biriymiş! Zehra'nın babası ve annesi ile sohbeti koyulaştırmış. Babam benim, canım annem ile başlayan afralı tafralı konuşmalarıyla Mehmet Bey ve Asiye Hanım'dan tapuları birer birer almış. Bunun üzerine Nurettin tarlaları, bahçeleri satmış ve lokantalarda, gazinolarda herkese yemek ve içki ısmarlamış. Lokantaların önüne masa, sandalye koydurmuş. Ali gel, Veli gel diyerek evine, işine gideni yolundan döndürmüş. Onları beslemiş. <br />
<br />
Aradan günler, aylar geçmiş. Paralar suyunu çekmiş. Mehmet Bey ve Asiye Hanım'ın elinde sadece bir buğday tarlası kalmış. Daha sonra bu damat İstanbul'a taşınmış. İki oğlu, bir kızı varmış. Ailesiyle birlikte uzun yıllar yaşamış. Sonradan hepsi aramızdan ayrılmış. <br />
O son kalan buğday tarlasının ortasına ekilmediği bir yıl adamın biri bir ev yapmış. Tarla sahipliymiş. Mahkeme olmuş, kadıya gidilmiş. Adam, boş tarla, ne bileyim, sahipsiz sandım. Yeter ki evimi yıkmayın, demiş. Mahkeme uzamış, gitmiş. Aradan uzun yıllar geçmiş. Nice kadılar, hakimler gelmiş, geçmiş. Mehmet Bey ve Asiye Hanım bu dünyadan göçünce mirasçıları olan çocukları ve torunları mahkemeye çağrılır olmuş. <br />
Ahmet: Anne, öyle bir hikaye anlattın ki benim dünyamı değiştirdin. Bambaşka bir Ahmet oldum. Şu an kendimi yüz yaşında hissediyorum. Yüz yıl daha yaşar mıyım, bilinmez. Sen böyle hikayeler aklına geldikçe bana anlat. Ben ilgimi senden esirgemem. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU: CİVCİVLER HOROZ OLDU <br />
Dayımın çiftliğinde günler birbiri ardına geçip giderken, bir gün dayım torba dolusu civcivle çıkageldi: Koş Mustafa koş, bak sana civciv getirdim. Onları besle, büyüt, dedi. Ben bir sandalyeye oturdum. Saydım, civcivler on taneydi. Makbule ile Naciye civcivleri besleyip büyütmeme yardımcı olacaktı. <br />
Geçen günlerle birlikte civcivlerin azalmaya başladığını fark ettim. Çiftliğin bahçesinde dolaşan bir kedi vardı ve civcivleri o kapıyordu. Çiftliğe geldikleri ilk gün orta yere bıraktığımızda dört civciv yanıma geliyordu. Beni tercih etmeyenler, Makbule ile Naciye'nin yanına gidiyordu. Kedi onların civcivlerini yedi. Bana inanan dört tanesini büyüttüm. Hepsi horoz oldu. <br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU: EVCİLİK ANISI<br />
Çocukluk çağında yaşadığım unutamadığım anıların başında evcilik anısı vardır. Selanik'te sekiz on yaşları arasında komşu kızları evlerinin önüne kilim serer ve evcilik oynardı. Türk çocukları değil ama ermeni ve rum çocukları bunlara rahat vermez, tepelerine dikilir, alay ederdi. Ermeni Krikor: Vay Fatoş, kurmuşsun evini, bakarsın rahatına. Şu kıza çocuğum dersin, yoktur bunun babası? <br />
Rum Yorgo: Olurum ben o çocuğa baba. Yeter ki kapın açık olsun.<br />
Fatoş, sonunda alaylardan bıkmış ve evcilik oyununa bir baba aramış. Sonunda beni buldu. Olanları anlattı. Biz evcilik oynarken, baba olur musun, dedi. Ben hiç düşünmeden evet dedim. Olaylar gözümün önünde cereyan ediyordu ve görünen köy kılavuz istemezdi. <br />
Ertesi gün Fatoşların evinin önüne kilim serilmişti. Temsilde anne Fatoş ve iki kızı yemek yapıyordu. Ben kilimin ortasında oturuyor ve baba rolündeydim. Ermeni ve rum çocuklar gelip geçiyor ve bana bakıyordu.  O gün tek laf atan, ileri geri konuşan olmadı. Selanikli Mustafa derlerdi bana. Sonraki günlerde çağırdığı zaman Fatoş'un yardımına koştum. Baba rolü oynadım. Bu zaman süresince sataşma olmadı. Ermeni ve rum çocuklar, dilleri damaklarına yapışmış vaziyette geçip gitti. <br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
DÜŞMANIM ÇOK ŞU ANDA<br />
İki yaşındaki Mustafa abisi Ahmet ile Selanik'in toprak sokağında gidiyordu. Şu temmuz sıcağında deniz kıyısı en iyi yerdi. Ege denizi, adaları çok olan prima bir yerdi. Görkemli bir dev, adadan adaya ayak basar, ayağını suya değdirmeden Girit'e ulaşırdı. <br />
Ortaçağ kalığı zihniyete bel bağlamadan, özgün fikir üreten Selanik'in yıldız çocukları, atılım içindeydi. Aralarında tartışma oluyordu. Bugünkü konuşmaların odak noktası: Dünya dursa ne olurdu? Birkaç saattir süren fikir ayrılıkları neredeyse kavgaya dönüşecekti ki, Ahmet ile kardeşi Mustafa ufukta göründü. Çocuklar, bunlar Ahmet ve Mustafa. Olayı onlara anlatalım, onlar ne derse kabullenelim, düşüncesinde birleştiler. <br />
Dünya dursa ne olur sorusuna Ahmet: Dünyadaki yaşam son bulur, dedi. Bak biz de öyle dedik, siz karşı çıktınız, diyenler sesini yükseltince tartışma giderek alevlendi. Bunun üzerine Ahmet, iki elini havaya kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra herkes sustu. Ali şöyle dedi, Veli böyle dedi, demeyi bırakalım ve Mustafa'ya kulak verelim. Mustafa ne derse o olsun,  tamam mı, deyince herkes tamam dedi. <br />
Ahmet: Mustafa dünya dursa ne olur? diye sordu. <br />
Mustafa: Dünya durmaz, döner, dedi ve bütün ağızlar açık kaldı.<br />
<br />
---------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU - ÇİĞDEM TOPLADIK<br />
Bir kış günü sabahı saat 8 sularında Zübeyde Hanım uyanmıştı. Sağa-sola bakındı. Ali Rıza Bey derin uykudaydı. Gümrük memuru olduğu için, geç yatmıştı çünkü ertesi gün tatildi. Öğleden önce kalkmazdı. Zübeyde Hanım çocukların odasına yöneldi. İki yaşındaki Mustafa yatağında uyuyordu. Abileri Ahmet ve Ömer yataklarında yoktu. Beyninden vurulmuşa döndü. Kim, neden yavrularını annesinden ayırırdı? Bu durum inanılmaz bir vurdumduymazlık değil miydi? Kim, ne isterdi bir çocuktan? Diğer odaya baktı. Bahçeye çıktı. Sarışın, mavi gözlüm dediği , canları Ahmet ile Ömer ellerinde birer toprak tencere olduğu halde geliyordu. Oğulları yanına gelince Zübeyde Hanım sordu: Sabahın körü yatağınızda yoksunuz. Bu tencereler de neyin nesi? Bunların içinde ne var? <br />
Ahmet: Anne, gece çiğ yağdı, biz de çiğdem topladık. Hani saksıdaki güllerim, sümbüllerim soluyor dediydin ya, biz de bu durumun önüne geçmek istedik. <br />
Zübeyde Hanım'ın izin vermesiyle oğulları saksılara çiğdem döktü. Aradan günler geçtikçe solmaya yüz tutan güller, sümbüller canlandı, çiçek açtı. <br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------        <br />
<br />
GÜVERCİN YAVRULARI<br />
Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın oğulları Ahmet ile Ömer, Selanik'teki evlerinin bahçesinde geziniyordu. Bu bahçedeki ağaçlara nedense güvercinler daha çok konardı. İlkbaharın gelmesiyle birlikte güvercinler yumurtlar ve günler sonra yumurtadan yavrular çıkınca bunları besler, yavrular, büyüdükten sonra yuvadan uçup giderdi. Ahmet ile Ömer bu durumu alkışlardı. <br />
Yıl 1883. Ahmet 9, Ömer 8 yaşında. Bir ilkbahar sabahı. Ahmet sabah erkenden kuş cıvıltılarına uyandı. Kardeşi Ömer'i uyandırıp birlikte bahçeye çıktı. Günlerdir takip ettikleri güvercin yuvasındaki 4 yumurtadan 4 yavru güvercin dünyaya gelmişti. Anne ve baba güvercin yavrularına yiyecek bulmak için, uçup gitti. Aniden gökyüzünde bir kartal belirdi ve dönerek alçalarak yuvanın başına kondu. Bir kaç dakika sonra yuvada yavru kalmamıştı. <br />
Ahmet ile Ömer bu durumu korku dolu gözlerle izledikten sonra eve kaçtı ve bahçe kapısını içeriden kilitledi. Tam doymayan kartal bahçe kapısına doğru hamle yaptı ve kapıya çarpıp yere düştü. Daha sonra uçup giden kartal bir daha oralarda görünmedi.  <br />
<br />
------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU:  İYİ YÜREKLİ KIZ<br />
Atatürk'ün ablası Fatma dört yaşındaydı. Bir bebeği vardı, onunla oynuyordu ama bu yetmiyordu. Canı çok sıkılıyordu.Mutfakta yemek pişiren annesinin yanına gitti. Anne, yanına geldim ama bana masal anlatmanı istemiyorum. Bana anlatacak bir hikayen var mı? <br />
Annesi: Aman kızım, ne demek? Sen iste yeter ki benim masallar kadar anlatacak hikayelerim de pek çoktur. Bir adam varmış, insanları çok severmiş. Fakirlere yardım etmek istermiş ama cebinde parası yokmuş. Ah, bir param olsa da şu dünyada fakir kalmasa, diye düşünürmüş. Bu adam sonunda altmış dört yaşına girmiş. Ben en azından bir bu kadar daha yaşarım, dermiş. <br />
Bir gün bu adam yol kenarından giderken, ilaç satan bir dükkanın önünden geçiyormuş. Orada çalışan tezgahtar on altı yaşlarında bir kızmış. Bu adama gülümsemiş ve selam vermiş. Adam da gülümsemiş ve kızın selamını almış. Aradan günler, aylar, yıllar geçmiş. <br />
<br />
Bir gün bu adam dağda, bayırda gezerken bir sandık altın bulmuş. Sandığı sırtladığı gibi evine taşımış. Zaman içinde altınların bir kısmını harcamış. Kalanı son nefesini vermeden önce iyi yürekli kıza bağışlamış. İyi yürekli kız altınların kimden geldiğini anlayamamış ama yıllarla altınları harcamış. Köşklerde yaşamış.<br />
Fatma: Anne, hikaye çok güzeldi, demiş. Mutfaktan çıkmış, odasına gitmiş. Acaba ben de günün birinde böyle bir sandık altın bulabilir miyim, diye düşüncelere dalmış. <br />
<br />
SON<br />
<br />
---------------------------------------------------------------------        <br />
---------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ARKADAŞIM MUHAN    <br />
Atatürk'ün abisi Ahmet 9 yaşındaydı. Selanik'te komşu kadınlar bir evde  toplanmıştı. Aralarında güncel olayları konuşuyor ve dedikodu yapıyordu. Evin oğlu Muhan, Ahmet ve bir arkadaşı ayrı odada akılları yettiğince devlet yönetimi üzerinde fikir üretiyor, yorum yapıyordu. Ahmet, bu gidişat kötüdür, sonuç karanlıktır. Mutlaka aydınlığa çıkılması gerekir, diye anlatırken, Muhan sözünü kesti: Senin aklın kesiyor da yöneticinin aklı kesmiyor mu? O kadar yardımcısı var. Bunlar boşa mı kürek çekiyor? dedi. <br />
<br />
Ahmet: O ve onlar, bu durumu fark ediyordur ama önlemini almıyordur. Bu düzenin değişmesini istiyordur. Benim annem Türk ve ben yönetici olsam benim destekçim olurdu. Eğer annem fransız veya italyan olsa beni yanlış yönlendirirdi. Bilmem anlatabildim mi? dedi. <br />
<br />
Ahmet sözlerini bitirdikten sonra kısa bir sessizlik oldu. Diğer arkadaşı Muhan'a lavabonun nerede olduğunu sordu. İkisi birlikte odadan çıktı. Ahmet yalnız kalmıştı. Muhan'ın üstüne oturduğu minder Ahmet'in ve arkadaşının minderinden daha büyüktü. Ahmet minderini bırakıp Muhan'ın minderine oturmak istedi. Minderi kaldırdığında altında kağıt para olduğunu gördü. Anında minderin üstüne oturdu ve içini bir korku kapladı. Bu para kaybolursa ve sonradan sen aldın derlerse,  ne yapardı? Korku dolu gözlerle hayata bakarken, iki arkadaşı az sonra geldi. Ahmet'in ağzını bıçak açmadı ve onlar gündelik konulardan konuştu. Daha sonra annesi Zübeyde Hanım odanın kapısını açıp, haydi Ahmet, gidiyoruz, dedi. Arkadaşları odadan çıkınca son bir kez minderin altına baktı. Para orada duruyordu. Gönül rahatlığı içinde odadan çıktı ve annesiyle birlikte eve doğru yürüdü. <br />
<br />
--------------------------------------------------------------------        <br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU: GERÇEK BİR HİKAYE<br />
Atatürk'ün ağabeyi Ahmet masalları sevmezdi. Bire bin katılarak anlatılan ve çocukların hayal dünyalarını olumsuz yönde etkileyen masallardan hoşlanmazdı. Devler ve cüceler, dünyada bir zamanlar yaşamıştı. Sen on metrelik bir devi bir buçuk metre boyundaki Keloğlan'a rakip olarak gösteremezdin. Annesi Zübeyde Hanım mutfaktayken, Ahmet geldi:  Anne, gerçekten yaşanmış bir hikaye biliyorsan anlat yoksa konuşmasak da olur. Ben burada sessizce oturur ve senin yemek yapmanı ilgiyle izlerim, dedi. <br />
<br />
Annesi: Aman oğlum, sen iste, ben sana istemediğin kadar gerçekten yaşanmış hikaye anlatırım. Şu yaşadığımız zaman diliminde bir Mehmet Bey varmış. Bu Mehmet Bey'in buğday, arpa tarlaları, üzüm bağları, portakal, elma, armut bahçeleri bulunuyormuş. Hanımının adı Asiye'ymiş. Uzun boyluymuş. Asiye Hanım'ın da tarlaları çokmuş. Bunların Emin, Zehra, Remziye ve Recep adında dört çocuğu varmış.  Emin zaptiye ( polis ) olmuş. Evlenmiş, çocukları olmuş. Zehra da evlenmiş. Damat bey Nurettin çok hayırlı biriymiş! Zehra'nın babası ve annesi ile sohbeti koyulaştırmış. Babam benim, canım annem ile başlayan afralı tafralı konuşmalarıyla Mehmet Bey ve Asiye Hanım'dan tapuları birer birer almış. Bunun üzerine Nurettin tarlaları, bahçeleri satmış ve lokantalarda, gazinolarda herkese yemek ve içki ısmarlamış. Lokantaların önüne masa, sandalye koydurmuş. Ali gel, Veli gel diyerek evine, işine gideni yolundan döndürmüş. Onları beslemiş. <br />
<br />
Aradan günler, aylar geçmiş. Paralar suyunu çekmiş. Mehmet Bey ve Asiye Hanım'ın elinde sadece bir buğday tarlası kalmış. Daha sonra bu damat İstanbul'a taşınmış. İki oğlu, bir kızı varmış. Ailesiyle birlikte uzun yıllar yaşamış. Sonradan hepsi aramızdan ayrılmış. <br />
O son kalan buğday tarlasının ortasına ekilmediği bir yıl adamın biri bir ev yapmış. Tarla sahipliymiş. Mahkeme olmuş, kadıya gidilmiş. Adam, boş tarla, ne bileyim, sahipsiz sandım. Yeter ki evimi yıkmayın, demiş. Mahkeme uzamış, gitmiş. Aradan uzun yıllar geçmiş. Nice kadılar, hakimler gelmiş, geçmiş. Mehmet Bey ve Asiye Hanım bu dünyadan göçünce mirasçıları olan çocukları ve torunları mahkemeye çağrılır olmuş. <br />
Ahmet: Anne, öyle bir hikaye anlattın ki benim dünyamı değiştirdin. Bambaşka bir Ahmet oldum. Şu an kendimi yüz yaşında hissediyorum. Yüz yıl daha yaşar mıyım, bilinmez. Sen böyle hikayeler aklına geldikçe bana anlat. Ben ilgimi senden esirgemem. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün Çocukluk Anıları - Kardeşim Mustafa]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-ataturk-un-cocukluk-anilari-kardesim-mustafa.html</link>
			<pubDate>Sun, 05 Apr 2026 13:16:54 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-ataturk-un-cocukluk-anilari-kardesim-mustafa.html</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANILARI - KARDEŞİM MUSTAFA<br />
Ali Rıza Bey'den olma Zübeyde Hanım'dan doğma 1874 tevellütlü Selanikli Ahmet 9 yaşındaydı. Yanında 8 yaşında olan kardeşi Ömer ve 2 yaşında olan Mustafa vardı. Askercilik oynuyorlardı. Ahmet kardeşlerini uygun adım yürütürken, sol sağ, sol sağ yarın bayram olsa diyordu. Aradan zaman geçti. Ömer yoruldu, eh Ahmet de yoruldu. Dön, dön, nereye kadar. Mustafa yorulmadı, dönmeye devam etti. Ahmet, Mustafa'ya laf olsun diye seslendi: Mustafa, bir otur, dinlen. Sen döndükçe biz yorulduk. Sonunda Mustafa söz dinledi ve bir köşeye oturdu. Ahmet ile Ömer daha sonra kalktı ve yürümeye devam etti.<br />
<br />
----------------------------------------------------------<br />
<br />
ZÜBEYDE HANIM'IN ÇOCUKLARI<br />
Ahmet, Ömer ve Mustafa evin bahçesinde oynuyordu. Birden ortalık Ömer'in çığlıklarıyla inledi. Yetiş Ahmet abi, beni arı soktu. Ahmet yakındaydı, yerden bir dal parçası alıp, kardeşi Ömer'in çevresini saran yaban arılarına saldırdı. Yaban arıları sağa-sola kaçıştı. Ömer hızla eve girdi ve kapıyı kapadı. Biraz sonra Ahmet de eve girdi ve odasına saklandı. Bahçede Mustafa kalmıştı. Mustafa 2 yaşındaydı ve hayata dolu gözlerle bakıyordu. Yıllar sonra Mustafa Kemal adını alacak ve vatanına saldıran düşmandan kaçmayacaktı. Tıpkı 2 yaşında yaban arılarından kaçmadığı gibi.  <br />
<br />
----------------------------------------------------<br />
<br />
KOBRA<br />
Yıl 1883. Ali Rıza Bey 44 yaşında, oğlu Ömer 8 yaşındaydı. Birlikte yenice tayin edildiği Çayağzı'ndan Selanik'e dönüyordu. Ali Rıza Bey birden patika yolda bir kobra gördü. Kobra diklenmiş ve yerden yüksekliği 1.5 metre kadardı. Ali Rıza Bey, oğlunu kolundan tuttu: Dur Ömer. Bu kobra yılanı. Çok sinirli. Üstüne yürümek yanlış olur. Belki yakında yavruları vardır. Çevresinden dolaşacağız. <br />
Ali Rıza Bey ile Ömer geniş bir yay çizerek kobrayı arkalarında bıraktılar ve Selanik Yenikapı'daki evlerine  döndüler. Ali Rıza Bey kobra olayını anlattığında Zübeyde Hanım şöyle dedi: Baba oğul çok büyük tehlike atlatmışsınız. Böylesi zehirli bir yaratıktan uzak geçmek doğrudur. <br />
<br />
--------------------------------------------------        <br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ABLASI FATMA <br />
Fatma, Selanik'teki evde oyuncaklarıyla oynuyordu. Pek çok oyuncağı vardı ve en çok annesinin yünden ördüğü oyuncak bebeğini seviyordu. Bebeğiyle konuşuyordu ama onun karşılık vermemesi Fatma'yı üzüyordu. Fatma'nın bir gün canına tak dedi ve annesine seslendi:  " Anne, bu bebek konuşur diyordun ama şimdiye kadar benimle hiç konuşmadı. "<br />
Annesi Zübeyde Hanım:  " Kızım, belki bugün konuşacak ve sana merhaba diyecek. Ne biliyorsun? "<br />
" O zaman konuşsun ve bana merhaba desin. "<br />
Zübeyde Hanım, sesini incelterek ve çocuk sesi taklidi yaparak konuştu: " Fatma, nasılsın? Ben senin bebeğinim ve seni çok seviyorum. "<br />
Fatma beyninden vurulmuşa döndü ve bebeğinin konuşması onu çok sevindirmişti. Annesine seslendi: " Anne, duydun mu? Bebeğim konuştu ve ben şimdi çok mutluyum. " <br />
Fatma 4 yaşındaydı ve hayata gülen gözlerle bakıyordu. Bebeği işte konuşuyordu. Fatma bebeğiyle Selanik sokaklarında özgür ve mutlu olarak koşabilecekti.<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------------------        <br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ABİSİ AHMET<br />
Annesi oğlunu bakkala yollarken: Ahmet, dededen yarım kilo yoğurt alıver, dedi. Akşama size bir sürprizim var. Hamur işi hazırlayacağım ama pide mi, börek mi, asla tahmin edemezsin. <br />
Bunun üzerine Ahmet: Yoğurt alırım ama hani para? Sen para vermezsen, ben yoğurt alamam. Pidedir, börektir hazırlayamazsın. <br />
Zübeyde Hanım: Aman oğlum, elimde hazır para olmasa ben senden yoğurt almanı ister miyim? Al şu paraları, yeter de artar bile. <br />
<br />
Ahmet tencereyi alıp bakkala doğru yola çıktı. Paralar cebinde şıngırdıyordu. Bakkaldan içeri girdiğinde bir heykel gibi donakaldı. Dede, tezgahın üstüne kollarını koymuş, başını elleri arasına almış, uyukluyordu. Ahmet sessizce bekledi. Sağa-sola bakındı. Ekmek dolabını açıp kapadı. Bez perdeyi açtı. Peynir almaya geldiğinde dede oradan peynir verirdi. İki teneke vardı. Biri açıktı ve bir miktar peynir satılmıştı. Bakışları tezgaha yöneldi. Kavanozlar içinde türlü tevir şekerleme vardı. En çok sevdiği pişmişti. Bu yumuşak şekerlerden her gün bir kavanoz yese bıkmazdı. Sonradan dede uyandı. Ne oldu, oğlum, ne istemiştin, dedi.<br />
Ahmet: Ben yarım kilo yoğurt alacaktım, dedi.  Ahmet yoğurdu aldıktan sonra eve doğru yöneldi. Annesi pide veya börek hazırlasa ne fark ederdi? İkisi de hazır yemekti ve yanında ayran olsa cana can katardı. <br />
<br />
--------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ABİSİ ÖMER  <br />
Ali Rıza Bey'den olma Zübeyde Hanım'dan doğma Ömer 8 yaşındaydı. Kuşpalazı (difteri) salgını vardı. O günlerde Mustafa 2 yaşındaydı. <br />
Bir gün Mustafa Kemal'in abisi Ömer yaşıtı Celal ile evlerinin bahçesinde geziniyordu. Celal birdenbire: Bak Ömer, şu yılanı görüyor musun? Ben bu yılanı alır, parmağımın ucunda sallarım, dedi. Yılan dediği parmak kalınlığında, iki karış boyundaydı.<br />
Ömer: Aman, Celal, bırak yılanı gitsin, sana ne zararı var, dedi.<br />
Celal: Öyle deme Ömer, bu yavru yılan büyür, piton olur. Sen 2 metre olsan, bu yılan 10 metre olur. Yıllar sonra sen adam olsan da fark etmez. Bu yılan seni yakalar ve yutar, dedi. <br />
<br />
Aradan dakikalar geçti. Celal, yavru yılanı sallamaya devam etti. Ta ki Celal'den bir ah sesi duyulana kadar. Ömer hızla sağına döndü. Celal diz çökmüştü ve sağ eli morarıp şişmeye başlamıştı. <br />
Ömer, yılanın başını tuttu ve sıktı. Yılanın gücü azalmıştı. Sol eliyle yılanın kuyruğunu tuttu. Ters istikamette döndürerek, Celal'le yılanı birbirinden ayırdı. Yılanın başını taşla ezdi. Bir koşu gidip babası Ali Rıza Bey'i yardıma çağırdı. Ali Rıza Bey, Celal'in koluna ısırığın biraz yukarısından mendiliyle sıkma uyguladı. Kanayan yeri emdi, tükürdü. Bu işlemi defalarca tekrar etti. Baygın Celal kendine gelmeye başladı. Ali Rıza Bey'in dudakları hafiften şişmeye başlamıştı.<br />
<br />
Bir kaç gün sonra her şey normale döndü. Celal olanları unutmuş, hayatın akışına kapılmış, savrulup gidiyordu. Ömer, arkadaşını kurtardığı için, babasına teşekkür etti. Geri planda olanların takipçisi Mustafa geleceği şekillendireceği günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.<br />
<br />
SON<br />
<br />
----------------------------------------------------------------------------<br />
----------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: HASİBE NİNE<br />
Bir gün bakla tarlasından çiftliğe dönüyordum. Toprak yolun kenarındaki eski, tek katlı, ahşap bir evde yaşayan Hasibe Nine'ye uğradım. Hal hatır sordum. Yalnızlığını paylaştım. Testiyi alarak yakındaki dereden su doldurup getirdim.<br />
Hasibe Nine: " Sağ ol evladım!  Sen olmasan şurada açlıktan, susuzluktan kıvranacağım. Bana ekmek, yemek, yoğurt getirirsin. Suyumu doldurursun. "<br />
Ne demek efendim? Bu benim insanlık görevim. İnsanlar yardımlaşmalı, yiyeceğini paylaşmalı. Şu güzelim dünyada hoşça vakit geçirmeli, dedim.<br />
" Benim Mustafam, neler de bilirmiş? Çok bilgiliymiş. Civan boylum benim. Gel de ninen sarılsın sana. "<br />
<br />
Hasibe Nine'ye sarıldım ama birdenbire ağlamaya başladı.<br />
Ama neden ağlıyorsunuz? Yoksa canınızı mı yaktım?  dedim.<br />
" Yok evladım, canımı yakmadın. Ben yalnızlığıma ağlıyorum. Yaşlı insanlar, yalnız kalırlar. Yalnızlık zor evladım, çok zor. "<br />
Daha sonra en iyi dileklerle oradan ayrıldım. Çiftliğe doğru yoluma devam ettim. Birden ilerideki çimenlerin arasında uçamayan bir güvercin gördüm. Güvercini alarak çiftliğe götürdüm. Dayım, güvercinin incinmiş olan kanadını tedavi edip, sardı. Birkaç günde iyileşir, dedi.<br />
<br />
Ertesi gün güvercini Hasibe Nine'ye götürdüm. Onu bir kafese koydu. İyileşince bırakırım, dedi. İyileşince bıraktı ama güvercin biraz uçtuktan sonra geri döndü. Hasibe Nine'yi çok sevmişti ve ondan ayrılmamaya kararlıydı. Orada olduğum zamanlarda güvercin etrafımda uçuyor ve beni saygıyla selamlıyordu.<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------       <br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: CUMHURİYET İLAN EDERDİM<br />
Mustafa bakla tarlasında bekçilik yaparken, diğer yandan yeni arkadaşlar ediniyordu. Bunlardan biri de Süleyman'dı. Süleyman komşu çiftliğin sahibinin oğluydu. Fırsat buldukça Hüseyin Ağa'nın çiftliğine gelir, Mustafa'yı bulur ve aralarında oynadıkları oyunlara katılırdı.<br />
Bir gün Süleyman yine oyuna katıldı. Koştu, yoruldu. Yarıcı çocukları gidince Mustafa ile Süleyman bir ağacın altına oturdular.  İlk soru Süleyman'dan geldi: Mustafa, sence bu padişahlık ne zamana kadar sürer?<br />
" Çok sürmez. Sınavlarda üç yanlış bir doğruyu götürür ama üç yanlışın götüreceği doğru yoksa, ben padişah olsam ne olacak? Osmanlı İmparatorluğu uçurumun kenarında. "<br />
Süleyman:  " Bravo Mustafa, her sözünün altına imzamı atarım. Bir de padişahların hanımlarından bahsetsen. "<br />
Mustafa:  " Yıkım kararı alırsın. Osmanlıyı ben yıkamam ama düşmanlar yıkar. Padişahlar, Türk kızları dururken, yabancı kızlarla evlendiler ve çöküşü hızlandırdılar. Bir de saraydan çıkmayan padişahlar var. "<br />
<br />
Daha sonraki günlerde bu konu konuşulmaya devam etti.  Bir akşamüstü Süleyman, Hüseyin Ağa'nın çiftliğine geldi ve Mustafa'yı buldu. Babasıyla bazı konularda anlaşamadığını, bir tartışma sonunda babasının kendisini çiftlikten kovduğunu söyledi. Babasının son sözleri şunlar olmuştu:  " Süleyman senin padişah karşıtlığını anlamıyorum. Osmanlı İmparatorluğu ne güzel yönetiliyor. Artık bu çiftlikte yerin yok senin. "<br />
Babasının bu sözleri üzerine Süleyman tasını, tarağını toplamadan yola çıktı ve komşu çiftliğe doğru yöneldi. Orada özgün düşünme yeteneğine sahip bir arkadaşı vardı ve Mustafa, onu sokakta bırakmazdı. Gerçek arkadaş zor günde belli olurdu. İyi günde pasta ikram eden, kötü günde lokmanı elinden alana ben gerçek arkadaş demem diyordu, Süleyman.<br />
Mustafa, Süleyman'ı güler yüzle karşıladı. Süleyman olanları anlatınca çok üzüldü. Daha sonra ikisi birlikte Zübeyde Hanım'ın yanına gitti ve arkadaşının yatıya kalması için, gerekli izni alması zor olmadı.<br />
<br />
Akşam yemeğinden sonra Mustafa ile Süleyman, sohbete daldı. Konu yine ülkenin geleceğiydi. Bir ülke yönetiminde sadece koltuk sahipleri söz sahibi olmamalıydı. Her vatandaş yönetime karışır, fikir ileri sürer ve yorum yapardı. Padişah, kral, imparator, halkın sesine kulak vermezse tacını, tahtını verirdi.  Bir aralık Süleyman şöyle bir soru sordu: Arkadaş, bilmem inanır mısın, tıpkısının aynısı ben de seninle aynı düşünceler içindeyim. Temsilde, ülke yönetimini sana bıraksalar, yönetim düzenin nasıl olurdu?<br />
Mustafa:  " Ben Cumhuriyet ilan ederdim. Millet Meclisi olmalı. Burada çeşitli vilayetlerden gelen temsilciler olmalı. Halk, beğenmediği yöneticiyi değiştirebilmeli. "<br />
Mustafa ile Süleyman sonraki iki gün birlikte vakit geçirdiler. Pek çok konuda fikir alışverişinde bulundular. Çiftliğin avlusunda gezdiler, dolaştılar, yoruldular. Daha ertesi gün Mustafa komşu çiftliğe giderek, Süleyman'ın babasıyla bir görüşme yaptı ve Süleyman'ı affetmesini istedi. Baba, Mustafa'ya, sen çok zeki ve dünyada eşi bulunmaz bir çocuksun. Seni kıracağıma kafamı kırarım, dedi ve oğlunu affettiğini söyledi. Çiftliğe geri dönen oğlunun fikirlerine her zaman önem verdi. Anlattıklarını dikkatle dinledi.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANILARI - KARDEŞİM MUSTAFA<br />
Ali Rıza Bey'den olma Zübeyde Hanım'dan doğma 1874 tevellütlü Selanikli Ahmet 9 yaşındaydı. Yanında 8 yaşında olan kardeşi Ömer ve 2 yaşında olan Mustafa vardı. Askercilik oynuyorlardı. Ahmet kardeşlerini uygun adım yürütürken, sol sağ, sol sağ yarın bayram olsa diyordu. Aradan zaman geçti. Ömer yoruldu, eh Ahmet de yoruldu. Dön, dön, nereye kadar. Mustafa yorulmadı, dönmeye devam etti. Ahmet, Mustafa'ya laf olsun diye seslendi: Mustafa, bir otur, dinlen. Sen döndükçe biz yorulduk. Sonunda Mustafa söz dinledi ve bir köşeye oturdu. Ahmet ile Ömer daha sonra kalktı ve yürümeye devam etti.<br />
<br />
----------------------------------------------------------<br />
<br />
ZÜBEYDE HANIM'IN ÇOCUKLARI<br />
Ahmet, Ömer ve Mustafa evin bahçesinde oynuyordu. Birden ortalık Ömer'in çığlıklarıyla inledi. Yetiş Ahmet abi, beni arı soktu. Ahmet yakındaydı, yerden bir dal parçası alıp, kardeşi Ömer'in çevresini saran yaban arılarına saldırdı. Yaban arıları sağa-sola kaçıştı. Ömer hızla eve girdi ve kapıyı kapadı. Biraz sonra Ahmet de eve girdi ve odasına saklandı. Bahçede Mustafa kalmıştı. Mustafa 2 yaşındaydı ve hayata dolu gözlerle bakıyordu. Yıllar sonra Mustafa Kemal adını alacak ve vatanına saldıran düşmandan kaçmayacaktı. Tıpkı 2 yaşında yaban arılarından kaçmadığı gibi.  <br />
<br />
----------------------------------------------------<br />
<br />
KOBRA<br />
Yıl 1883. Ali Rıza Bey 44 yaşında, oğlu Ömer 8 yaşındaydı. Birlikte yenice tayin edildiği Çayağzı'ndan Selanik'e dönüyordu. Ali Rıza Bey birden patika yolda bir kobra gördü. Kobra diklenmiş ve yerden yüksekliği 1.5 metre kadardı. Ali Rıza Bey, oğlunu kolundan tuttu: Dur Ömer. Bu kobra yılanı. Çok sinirli. Üstüne yürümek yanlış olur. Belki yakında yavruları vardır. Çevresinden dolaşacağız. <br />
Ali Rıza Bey ile Ömer geniş bir yay çizerek kobrayı arkalarında bıraktılar ve Selanik Yenikapı'daki evlerine  döndüler. Ali Rıza Bey kobra olayını anlattığında Zübeyde Hanım şöyle dedi: Baba oğul çok büyük tehlike atlatmışsınız. Böylesi zehirli bir yaratıktan uzak geçmek doğrudur. <br />
<br />
--------------------------------------------------        <br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ABLASI FATMA <br />
Fatma, Selanik'teki evde oyuncaklarıyla oynuyordu. Pek çok oyuncağı vardı ve en çok annesinin yünden ördüğü oyuncak bebeğini seviyordu. Bebeğiyle konuşuyordu ama onun karşılık vermemesi Fatma'yı üzüyordu. Fatma'nın bir gün canına tak dedi ve annesine seslendi:  " Anne, bu bebek konuşur diyordun ama şimdiye kadar benimle hiç konuşmadı. "<br />
Annesi Zübeyde Hanım:  " Kızım, belki bugün konuşacak ve sana merhaba diyecek. Ne biliyorsun? "<br />
" O zaman konuşsun ve bana merhaba desin. "<br />
Zübeyde Hanım, sesini incelterek ve çocuk sesi taklidi yaparak konuştu: " Fatma, nasılsın? Ben senin bebeğinim ve seni çok seviyorum. "<br />
Fatma beyninden vurulmuşa döndü ve bebeğinin konuşması onu çok sevindirmişti. Annesine seslendi: " Anne, duydun mu? Bebeğim konuştu ve ben şimdi çok mutluyum. " <br />
Fatma 4 yaşındaydı ve hayata gülen gözlerle bakıyordu. Bebeği işte konuşuyordu. Fatma bebeğiyle Selanik sokaklarında özgür ve mutlu olarak koşabilecekti.<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------------------        <br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ABİSİ AHMET<br />
Annesi oğlunu bakkala yollarken: Ahmet, dededen yarım kilo yoğurt alıver, dedi. Akşama size bir sürprizim var. Hamur işi hazırlayacağım ama pide mi, börek mi, asla tahmin edemezsin. <br />
Bunun üzerine Ahmet: Yoğurt alırım ama hani para? Sen para vermezsen, ben yoğurt alamam. Pidedir, börektir hazırlayamazsın. <br />
Zübeyde Hanım: Aman oğlum, elimde hazır para olmasa ben senden yoğurt almanı ister miyim? Al şu paraları, yeter de artar bile. <br />
<br />
Ahmet tencereyi alıp bakkala doğru yola çıktı. Paralar cebinde şıngırdıyordu. Bakkaldan içeri girdiğinde bir heykel gibi donakaldı. Dede, tezgahın üstüne kollarını koymuş, başını elleri arasına almış, uyukluyordu. Ahmet sessizce bekledi. Sağa-sola bakındı. Ekmek dolabını açıp kapadı. Bez perdeyi açtı. Peynir almaya geldiğinde dede oradan peynir verirdi. İki teneke vardı. Biri açıktı ve bir miktar peynir satılmıştı. Bakışları tezgaha yöneldi. Kavanozlar içinde türlü tevir şekerleme vardı. En çok sevdiği pişmişti. Bu yumuşak şekerlerden her gün bir kavanoz yese bıkmazdı. Sonradan dede uyandı. Ne oldu, oğlum, ne istemiştin, dedi.<br />
Ahmet: Ben yarım kilo yoğurt alacaktım, dedi.  Ahmet yoğurdu aldıktan sonra eve doğru yöneldi. Annesi pide veya börek hazırlasa ne fark ederdi? İkisi de hazır yemekti ve yanında ayran olsa cana can katardı. <br />
<br />
--------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ABİSİ ÖMER  <br />
Ali Rıza Bey'den olma Zübeyde Hanım'dan doğma Ömer 8 yaşındaydı. Kuşpalazı (difteri) salgını vardı. O günlerde Mustafa 2 yaşındaydı. <br />
Bir gün Mustafa Kemal'in abisi Ömer yaşıtı Celal ile evlerinin bahçesinde geziniyordu. Celal birdenbire: Bak Ömer, şu yılanı görüyor musun? Ben bu yılanı alır, parmağımın ucunda sallarım, dedi. Yılan dediği parmak kalınlığında, iki karış boyundaydı.<br />
Ömer: Aman, Celal, bırak yılanı gitsin, sana ne zararı var, dedi.<br />
Celal: Öyle deme Ömer, bu yavru yılan büyür, piton olur. Sen 2 metre olsan, bu yılan 10 metre olur. Yıllar sonra sen adam olsan da fark etmez. Bu yılan seni yakalar ve yutar, dedi. <br />
<br />
Aradan dakikalar geçti. Celal, yavru yılanı sallamaya devam etti. Ta ki Celal'den bir ah sesi duyulana kadar. Ömer hızla sağına döndü. Celal diz çökmüştü ve sağ eli morarıp şişmeye başlamıştı. <br />
Ömer, yılanın başını tuttu ve sıktı. Yılanın gücü azalmıştı. Sol eliyle yılanın kuyruğunu tuttu. Ters istikamette döndürerek, Celal'le yılanı birbirinden ayırdı. Yılanın başını taşla ezdi. Bir koşu gidip babası Ali Rıza Bey'i yardıma çağırdı. Ali Rıza Bey, Celal'in koluna ısırığın biraz yukarısından mendiliyle sıkma uyguladı. Kanayan yeri emdi, tükürdü. Bu işlemi defalarca tekrar etti. Baygın Celal kendine gelmeye başladı. Ali Rıza Bey'in dudakları hafiften şişmeye başlamıştı.<br />
<br />
Bir kaç gün sonra her şey normale döndü. Celal olanları unutmuş, hayatın akışına kapılmış, savrulup gidiyordu. Ömer, arkadaşını kurtardığı için, babasına teşekkür etti. Geri planda olanların takipçisi Mustafa geleceği şekillendireceği günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.<br />
<br />
SON<br />
<br />
----------------------------------------------------------------------------<br />
----------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: HASİBE NİNE<br />
Bir gün bakla tarlasından çiftliğe dönüyordum. Toprak yolun kenarındaki eski, tek katlı, ahşap bir evde yaşayan Hasibe Nine'ye uğradım. Hal hatır sordum. Yalnızlığını paylaştım. Testiyi alarak yakındaki dereden su doldurup getirdim.<br />
Hasibe Nine: " Sağ ol evladım!  Sen olmasan şurada açlıktan, susuzluktan kıvranacağım. Bana ekmek, yemek, yoğurt getirirsin. Suyumu doldurursun. "<br />
Ne demek efendim? Bu benim insanlık görevim. İnsanlar yardımlaşmalı, yiyeceğini paylaşmalı. Şu güzelim dünyada hoşça vakit geçirmeli, dedim.<br />
" Benim Mustafam, neler de bilirmiş? Çok bilgiliymiş. Civan boylum benim. Gel de ninen sarılsın sana. "<br />
<br />
Hasibe Nine'ye sarıldım ama birdenbire ağlamaya başladı.<br />
Ama neden ağlıyorsunuz? Yoksa canınızı mı yaktım?  dedim.<br />
" Yok evladım, canımı yakmadın. Ben yalnızlığıma ağlıyorum. Yaşlı insanlar, yalnız kalırlar. Yalnızlık zor evladım, çok zor. "<br />
Daha sonra en iyi dileklerle oradan ayrıldım. Çiftliğe doğru yoluma devam ettim. Birden ilerideki çimenlerin arasında uçamayan bir güvercin gördüm. Güvercini alarak çiftliğe götürdüm. Dayım, güvercinin incinmiş olan kanadını tedavi edip, sardı. Birkaç günde iyileşir, dedi.<br />
<br />
Ertesi gün güvercini Hasibe Nine'ye götürdüm. Onu bir kafese koydu. İyileşince bırakırım, dedi. İyileşince bıraktı ama güvercin biraz uçtuktan sonra geri döndü. Hasibe Nine'yi çok sevmişti ve ondan ayrılmamaya kararlıydı. Orada olduğum zamanlarda güvercin etrafımda uçuyor ve beni saygıyla selamlıyordu.<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------       <br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: CUMHURİYET İLAN EDERDİM<br />
Mustafa bakla tarlasında bekçilik yaparken, diğer yandan yeni arkadaşlar ediniyordu. Bunlardan biri de Süleyman'dı. Süleyman komşu çiftliğin sahibinin oğluydu. Fırsat buldukça Hüseyin Ağa'nın çiftliğine gelir, Mustafa'yı bulur ve aralarında oynadıkları oyunlara katılırdı.<br />
Bir gün Süleyman yine oyuna katıldı. Koştu, yoruldu. Yarıcı çocukları gidince Mustafa ile Süleyman bir ağacın altına oturdular.  İlk soru Süleyman'dan geldi: Mustafa, sence bu padişahlık ne zamana kadar sürer?<br />
" Çok sürmez. Sınavlarda üç yanlış bir doğruyu götürür ama üç yanlışın götüreceği doğru yoksa, ben padişah olsam ne olacak? Osmanlı İmparatorluğu uçurumun kenarında. "<br />
Süleyman:  " Bravo Mustafa, her sözünün altına imzamı atarım. Bir de padişahların hanımlarından bahsetsen. "<br />
Mustafa:  " Yıkım kararı alırsın. Osmanlıyı ben yıkamam ama düşmanlar yıkar. Padişahlar, Türk kızları dururken, yabancı kızlarla evlendiler ve çöküşü hızlandırdılar. Bir de saraydan çıkmayan padişahlar var. "<br />
<br />
Daha sonraki günlerde bu konu konuşulmaya devam etti.  Bir akşamüstü Süleyman, Hüseyin Ağa'nın çiftliğine geldi ve Mustafa'yı buldu. Babasıyla bazı konularda anlaşamadığını, bir tartışma sonunda babasının kendisini çiftlikten kovduğunu söyledi. Babasının son sözleri şunlar olmuştu:  " Süleyman senin padişah karşıtlığını anlamıyorum. Osmanlı İmparatorluğu ne güzel yönetiliyor. Artık bu çiftlikte yerin yok senin. "<br />
Babasının bu sözleri üzerine Süleyman tasını, tarağını toplamadan yola çıktı ve komşu çiftliğe doğru yöneldi. Orada özgün düşünme yeteneğine sahip bir arkadaşı vardı ve Mustafa, onu sokakta bırakmazdı. Gerçek arkadaş zor günde belli olurdu. İyi günde pasta ikram eden, kötü günde lokmanı elinden alana ben gerçek arkadaş demem diyordu, Süleyman.<br />
Mustafa, Süleyman'ı güler yüzle karşıladı. Süleyman olanları anlatınca çok üzüldü. Daha sonra ikisi birlikte Zübeyde Hanım'ın yanına gitti ve arkadaşının yatıya kalması için, gerekli izni alması zor olmadı.<br />
<br />
Akşam yemeğinden sonra Mustafa ile Süleyman, sohbete daldı. Konu yine ülkenin geleceğiydi. Bir ülke yönetiminde sadece koltuk sahipleri söz sahibi olmamalıydı. Her vatandaş yönetime karışır, fikir ileri sürer ve yorum yapardı. Padişah, kral, imparator, halkın sesine kulak vermezse tacını, tahtını verirdi.  Bir aralık Süleyman şöyle bir soru sordu: Arkadaş, bilmem inanır mısın, tıpkısının aynısı ben de seninle aynı düşünceler içindeyim. Temsilde, ülke yönetimini sana bıraksalar, yönetim düzenin nasıl olurdu?<br />
Mustafa:  " Ben Cumhuriyet ilan ederdim. Millet Meclisi olmalı. Burada çeşitli vilayetlerden gelen temsilciler olmalı. Halk, beğenmediği yöneticiyi değiştirebilmeli. "<br />
Mustafa ile Süleyman sonraki iki gün birlikte vakit geçirdiler. Pek çok konuda fikir alışverişinde bulundular. Çiftliğin avlusunda gezdiler, dolaştılar, yoruldular. Daha ertesi gün Mustafa komşu çiftliğe giderek, Süleyman'ın babasıyla bir görüşme yaptı ve Süleyman'ı affetmesini istedi. Baba, Mustafa'ya, sen çok zeki ve dünyada eşi bulunmaz bir çocuksun. Seni kıracağıma kafamı kırarım, dedi ve oğlunu affettiğini söyledi. Çiftliğe geri dönen oğlunun fikirlerine her zaman önem verdi. Anlattıklarını dikkatle dinledi.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Keloğlan Sıtma Savaşı - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-keloglan-sitma-savasi-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sun, 11 Jan 2026 19:16:01 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-keloglan-sitma-savasi-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLAN SITMA SAVAŞI <br />
Eski zamanlarda bir ülkenin padişahının yüz tane çocuğu varmış. Bu çocukların ellisi oğlan, ellisi kızmış. Padişah oğlanlar büyüdükçe onları değişik şehirlere sancak beyi olarak göndermiş. Kızlarını ise, sevdikleri gençlerle evlendirmiş. Sadece biri, evlenmeye yanaşmamış. Bu da padişahın kızlarının en güzeli olan en küçük kızıymış. Bütün taliplerini geri çevirmiş. Çünkü hiç birinde aradığı özellikler yokmuş. Benim evleneceğim erkek mütevazi, cesur, bilgili ve atılgan olmalı diyormuş. <br />
<br />
Günün birinde bu ülkede ateşli bir hastalık olan sıtma baş göstermiş. Hastalık kısa sürede yayılmış. Pek çok insan yataklara düşmüş. Ülkenin hekimleri, bilginleri hastalığın çaresini bulamamış. Padişah, hastalığı önleyip, hastaları iyileştirene on eşek yükü altın vereceğini bildirmiş. Ayrıca en küçük kızını bu kişiyle evlendireceğini ilan etmiş. Olanlardan haberdar olan Keloğlan anasından izin alıp başkente gitmiş.  Saray bahçesinde padişahın en küçük kızını gören ve onunla konuşan Keloğlan ata binerek dağlarda, ovalarda günlerce yol almış.  Şehirlere, köylere giderek hastalarla ve hasta yakını çocuklarla konuşmuş. Hastalar, sivrisinek soktuktan sonra bu hastalığa yakalandıklarını ve sivrisineklerin bataklıkta çoğalıp etrafa yayıldığını anlatmışlar. Birkaç hasta yakını çocuk, Keloğlan'a bataklığı ve buraya suyunu akıtan dereyi göstermiş. Keloğlan derenin akış yönünü değiştirip denize yönlendirerek, bataklığı kurutmayı planlamış. Böylece sivrisineklerin yaşam alanı yok olacakmış. Keloğlan'ın yanındaki çocuklar, komşu şehir ve köylere giderek olaydan diğer çocukların haberdar olmasını sağlamışlar. Keloğlan çağırıyor, gelmelisiniz, demişler. <br />
<br />
Birkaç gün sonra derenin kenarındaki ovada binlerce çocuk toplanmış. Bu çocuklar, Keloğlan'ın söylediklerini yaparak toprağı kazıp kanal açmışlar ve dereyi denize akıtmışlar.  Suyu kesilen bataklık, sıcak havanın etkisiyle on günde kurumuş. Oralardaki sivrisinek nesli yok olmuş. Keloğlan sivrisinek sokmasıyla ortaya çıkan sıtmanın önünü almış. Sıtmalı hastalara kına kına kabuklarından hazırladığı ilacı içirerek iyileşmelerini sağlamış. Padişahın verdiği on eşek yükü altının, bir eşek yükü bana yeter, diyerek dokuzunu çocuklara dağıtmış. Padişahın en küçük kızıyla evlenmiş. Düğün hediyesi olarak verilen sarayda yaşamaya başlamış. Anasını yanına almış. Üçü birlikte gelecek güzel günlere gülümseyerek bakmışlar. Masalımız da burada bitmiş. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLAN SITMA SAVAŞI <br />
Eski zamanlarda bir ülkenin padişahının yüz tane çocuğu varmış. Bu çocukların ellisi oğlan, ellisi kızmış. Padişah oğlanlar büyüdükçe onları değişik şehirlere sancak beyi olarak göndermiş. Kızlarını ise, sevdikleri gençlerle evlendirmiş. Sadece biri, evlenmeye yanaşmamış. Bu da padişahın kızlarının en güzeli olan en küçük kızıymış. Bütün taliplerini geri çevirmiş. Çünkü hiç birinde aradığı özellikler yokmuş. Benim evleneceğim erkek mütevazi, cesur, bilgili ve atılgan olmalı diyormuş. <br />
<br />
Günün birinde bu ülkede ateşli bir hastalık olan sıtma baş göstermiş. Hastalık kısa sürede yayılmış. Pek çok insan yataklara düşmüş. Ülkenin hekimleri, bilginleri hastalığın çaresini bulamamış. Padişah, hastalığı önleyip, hastaları iyileştirene on eşek yükü altın vereceğini bildirmiş. Ayrıca en küçük kızını bu kişiyle evlendireceğini ilan etmiş. Olanlardan haberdar olan Keloğlan anasından izin alıp başkente gitmiş.  Saray bahçesinde padişahın en küçük kızını gören ve onunla konuşan Keloğlan ata binerek dağlarda, ovalarda günlerce yol almış.  Şehirlere, köylere giderek hastalarla ve hasta yakını çocuklarla konuşmuş. Hastalar, sivrisinek soktuktan sonra bu hastalığa yakalandıklarını ve sivrisineklerin bataklıkta çoğalıp etrafa yayıldığını anlatmışlar. Birkaç hasta yakını çocuk, Keloğlan'a bataklığı ve buraya suyunu akıtan dereyi göstermiş. Keloğlan derenin akış yönünü değiştirip denize yönlendirerek, bataklığı kurutmayı planlamış. Böylece sivrisineklerin yaşam alanı yok olacakmış. Keloğlan'ın yanındaki çocuklar, komşu şehir ve köylere giderek olaydan diğer çocukların haberdar olmasını sağlamışlar. Keloğlan çağırıyor, gelmelisiniz, demişler. <br />
<br />
Birkaç gün sonra derenin kenarındaki ovada binlerce çocuk toplanmış. Bu çocuklar, Keloğlan'ın söylediklerini yaparak toprağı kazıp kanal açmışlar ve dereyi denize akıtmışlar.  Suyu kesilen bataklık, sıcak havanın etkisiyle on günde kurumuş. Oralardaki sivrisinek nesli yok olmuş. Keloğlan sivrisinek sokmasıyla ortaya çıkan sıtmanın önünü almış. Sıtmalı hastalara kına kına kabuklarından hazırladığı ilacı içirerek iyileşmelerini sağlamış. Padişahın verdiği on eşek yükü altının, bir eşek yükü bana yeter, diyerek dokuzunu çocuklara dağıtmış. Padişahın en küçük kızıyla evlenmiş. Düğün hediyesi olarak verilen sarayda yaşamaya başlamış. Anasını yanına almış. Üçü birlikte gelecek güzel günlere gülümseyerek bakmışlar. Masalımız da burada bitmiş. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Keloğlanı Çarmıha Gerdiler - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-keloglani-carmiha-gerdiler-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sun, 11 Jan 2026 19:13:29 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-keloglani-carmiha-gerdiler-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLANI ÇARMIHA GERDİLER<br />
Keloğlan kasabaya tuz almaya gidiyormuş. Bakmış yolun ilerisinde arabın biri, evin etrafında dönüp duruyor. Keloğlan arabın yanına gelmiş ve arapla birlikte dönmeye başlamış. Keloğlan sormuş: " Ey arap, bu ev senin midir? "<br />
Arap cevap vermiş: " Evet, ev benimdir. Senin adın nedir? "<br />
" Benim adım Keloğlan'dır. Ya seninki? "<br />
" Benim adım da Bekir'dir. Nereye gidersin? "<br />
" Kasabaya giderim. Ya sen niye evin etrafında dönersin? "<br />
" Bir tür inanış. Ben uydurdum, döndükçe kötülükler evden uzaklaşır. "<br />
" Günde kaç defa dönersin? "<br />
" Aklıma geldikçe, kafama estikçe üç-beş defa. "<br />
" Dönmesen, yürümesen, dursan, diyen Keloğlan'a arap çok kızmış. "<br />
" Bana nasıl dönme dersin, " diyen arap Keloğlan'ı yakalayıp bağlamış. Daha sonra ağaç dallarından çarmıh hazırlayıp Keloğlan'ı bu çarmıha germiş. Ellerini, ayaklarını bağlamış. Haydi, bana müsaade, diyen arap yürüyüp gitmiş.<br />
<br />
Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım Keloğlan'ın haline acımış. Noktayı koyup, kalemi elinden atarak, defterin içine girmiş ve Keloğlan'ın yanında belirmiş. Onun bağlı olan ellerini ve ayaklarını çözmüş. Keloğlan, Serdar'a teşekkür etmiş. Sana bir can borcum var, demiş. Kendisini çarmıha geren arabın tekin biri olmadığını, burada fazla eğlenmemesini söyleyip hızlı adımlarla oradan uzaklaşmış.<br />
<br />
Serdar sağa-sola bakınırken arap gelmiş. Serdar'dan Keloğlan'ı bıraktığını öğrenen arap küplere binmiş. Bağırıp çağırmış. Hırsını alamayan arap Keloğlan'ı çarmıha gerdiği yere bu kez Serdar'ı bağlamış. Haydi, bana müsaade deyip yürüyüp gitmiş. <br />
<br />
Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş Keloğlan geri gelmiş. Serdar'ı çarmıhtan indirmiş. Sana can borcum ödendi, demiş. Bunun üzerine Serdar gelecekten geldiğini, yazdığı pek çok masalın yanı sıra Keloğlan masalları da yazdığını, şimdiye kadar yirmi tanesinin bittiğini söylemiş. Masalları internette yayınladığını, yayınevlerinin bunların bazılarını masal kitaplarına aldığını belirtmiş. <br />
<br />
Keloğlan: " İnternet nedir bilmem ama benim masallarımın kitaplara geçmesine çok sevindim. Herkes okuyor mu onları? "<br />
Serdar: " Evet Keloğlan. Herkes okuyor. "<br />
Keloğlan: " Dur bak Serdar, başımdan geçen birkaç olayı anlatayım. Onların da masalını yaz. "<br />
Serdar: " Tamam, olur Keloğlan. Ama önce buradan uzaklaşalım. Arap gelirse bu kez ikimizi birden çarmıha gerer, kurtaran da olmaz. "<br />
Keloğlan: " Doğru ya, ben arabı unutmuştum. O kadar yalvardım beni çarmıha gererken, bir merhamet göstermedi. "<br />
<br />
Serdar: " Bense araba hiç yalvarmadım. Yaptığının yanlış olduğunu söylemekle yetindim. Senin geri geleceğini biliyordum. Bu Keloğlan benim bildiğim Keloğlan ise, buralardan gitmemiştir, bizi seyrediyordur, diye düşünüyordum. Hani can borcum diyordun ya onu ödemek için. Ben senin kadar zeki olsam başka ne isterim. "<br />
<br />
Keloğlan: " Bütün sözlerin doğru. Anam haricinde herkes benim zeki olduğumu söyler. Şu gördüğün saksı boş değil yani. "<br />
Karşıdaki ormandan çıkan arabı gören Keloğlan ile Serdar ayrı yönlere bir kaçış kaçmışlar ki sormayın! İkisi aynı yöne kaçsalar ve araba yakalansalar kim kurtaracakmış? "<br />
Arap daha sonra evine girmiş, yemek yiyip, yatıp uyumuş. Gece yarısı şiddetli bir yağmur yağmış. Bu arada arabın evine yıldırım düşmüş. Arap artık yaşamıyormuş. <br />
<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLANI ÇARMIHA GERDİLER<br />
Keloğlan kasabaya tuz almaya gidiyormuş. Bakmış yolun ilerisinde arabın biri, evin etrafında dönüp duruyor. Keloğlan arabın yanına gelmiş ve arapla birlikte dönmeye başlamış. Keloğlan sormuş: " Ey arap, bu ev senin midir? "<br />
Arap cevap vermiş: " Evet, ev benimdir. Senin adın nedir? "<br />
" Benim adım Keloğlan'dır. Ya seninki? "<br />
" Benim adım da Bekir'dir. Nereye gidersin? "<br />
" Kasabaya giderim. Ya sen niye evin etrafında dönersin? "<br />
" Bir tür inanış. Ben uydurdum, döndükçe kötülükler evden uzaklaşır. "<br />
" Günde kaç defa dönersin? "<br />
" Aklıma geldikçe, kafama estikçe üç-beş defa. "<br />
" Dönmesen, yürümesen, dursan, diyen Keloğlan'a arap çok kızmış. "<br />
" Bana nasıl dönme dersin, " diyen arap Keloğlan'ı yakalayıp bağlamış. Daha sonra ağaç dallarından çarmıh hazırlayıp Keloğlan'ı bu çarmıha germiş. Ellerini, ayaklarını bağlamış. Haydi, bana müsaade, diyen arap yürüyüp gitmiş.<br />
<br />
Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım Keloğlan'ın haline acımış. Noktayı koyup, kalemi elinden atarak, defterin içine girmiş ve Keloğlan'ın yanında belirmiş. Onun bağlı olan ellerini ve ayaklarını çözmüş. Keloğlan, Serdar'a teşekkür etmiş. Sana bir can borcum var, demiş. Kendisini çarmıha geren arabın tekin biri olmadığını, burada fazla eğlenmemesini söyleyip hızlı adımlarla oradan uzaklaşmış.<br />
<br />
Serdar sağa-sola bakınırken arap gelmiş. Serdar'dan Keloğlan'ı bıraktığını öğrenen arap küplere binmiş. Bağırıp çağırmış. Hırsını alamayan arap Keloğlan'ı çarmıha gerdiği yere bu kez Serdar'ı bağlamış. Haydi, bana müsaade deyip yürüyüp gitmiş. <br />
<br />
Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş Keloğlan geri gelmiş. Serdar'ı çarmıhtan indirmiş. Sana can borcum ödendi, demiş. Bunun üzerine Serdar gelecekten geldiğini, yazdığı pek çok masalın yanı sıra Keloğlan masalları da yazdığını, şimdiye kadar yirmi tanesinin bittiğini söylemiş. Masalları internette yayınladığını, yayınevlerinin bunların bazılarını masal kitaplarına aldığını belirtmiş. <br />
<br />
Keloğlan: " İnternet nedir bilmem ama benim masallarımın kitaplara geçmesine çok sevindim. Herkes okuyor mu onları? "<br />
Serdar: " Evet Keloğlan. Herkes okuyor. "<br />
Keloğlan: " Dur bak Serdar, başımdan geçen birkaç olayı anlatayım. Onların da masalını yaz. "<br />
Serdar: " Tamam, olur Keloğlan. Ama önce buradan uzaklaşalım. Arap gelirse bu kez ikimizi birden çarmıha gerer, kurtaran da olmaz. "<br />
Keloğlan: " Doğru ya, ben arabı unutmuştum. O kadar yalvardım beni çarmıha gererken, bir merhamet göstermedi. "<br />
<br />
Serdar: " Bense araba hiç yalvarmadım. Yaptığının yanlış olduğunu söylemekle yetindim. Senin geri geleceğini biliyordum. Bu Keloğlan benim bildiğim Keloğlan ise, buralardan gitmemiştir, bizi seyrediyordur, diye düşünüyordum. Hani can borcum diyordun ya onu ödemek için. Ben senin kadar zeki olsam başka ne isterim. "<br />
<br />
Keloğlan: " Bütün sözlerin doğru. Anam haricinde herkes benim zeki olduğumu söyler. Şu gördüğün saksı boş değil yani. "<br />
Karşıdaki ormandan çıkan arabı gören Keloğlan ile Serdar ayrı yönlere bir kaçış kaçmışlar ki sormayın! İkisi aynı yöne kaçsalar ve araba yakalansalar kim kurtaracakmış? "<br />
Arap daha sonra evine girmiş, yemek yiyip, yatıp uyumuş. Gece yarısı şiddetli bir yağmur yağmış. Bu arada arabın evine yıldırım düşmüş. Arap artık yaşamıyormuş. <br />
<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bebek Keloğlan - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-bebek-keloglan-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sun, 11 Jan 2026 19:12:23 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-bebek-keloglan-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[BEBEK KELOĞLAN<br />
Bakla, ye bakla at takla<br />
Limon, ye limon denizde somon<br />
Kavun, ye kavun derdinle avun<br />
Soğan, ye soğan gece yarısı Keloğlan'dır doğan.<br />
Ebe, oğlan doğdu der, sofada dokuz doğuran babaya. <br />
Baba koşar evinde on sekiz doğuran dedeye. <br />
Baba, oğlum oldu, baba oldum, der. <br />
Dede ayağa kalkar, gözün aydın, der.<br />
Sen baba oldun, ben dede, der. <br />
Sen baba, ben dede, diyerek oynamaya başlar. <br />
Bunun üzerine baba, sen dede, ben baba, diyerek oynar.<br />
Oynarlar da oynarlar.<br />
<br />
Sonradan baba geri gelir babası yanında.<br />
Babanın babası Keloğlan'ın dedesi,<br />
Tatlıya bağlandı torun hevesi.<br />
Bebek Keloğlan ağlar da ağlar.<br />
Ana, baba, dede kucağına alır, sorun yok.<br />
Keloğlan ağlıyor ama gözlerinde yaş yok.<br />
Onun amacı dünyaya geldiğini ilan etmektir.<br />
Daha doğar doğmaz hoş geldim demektir.<br />
Hoş geldin Keloğlan, yeni doğmuş bebek oğlan.<br />
Şimdi ağla büyüdüğünde ağlama, ağlatma.<br />
Sakın ola zalim olma<br />
Kılıcın değil, aklın keskin olsun.<br />
Geldiğini görenler korkmasın, gülümsesin<br />
Anlattıklarından ders çıkarıp hayatı özümsesin.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BEBEK KELOĞLAN<br />
Bakla, ye bakla at takla<br />
Limon, ye limon denizde somon<br />
Kavun, ye kavun derdinle avun<br />
Soğan, ye soğan gece yarısı Keloğlan'dır doğan.<br />
Ebe, oğlan doğdu der, sofada dokuz doğuran babaya. <br />
Baba koşar evinde on sekiz doğuran dedeye. <br />
Baba, oğlum oldu, baba oldum, der. <br />
Dede ayağa kalkar, gözün aydın, der.<br />
Sen baba oldun, ben dede, der. <br />
Sen baba, ben dede, diyerek oynamaya başlar. <br />
Bunun üzerine baba, sen dede, ben baba, diyerek oynar.<br />
Oynarlar da oynarlar.<br />
<br />
Sonradan baba geri gelir babası yanında.<br />
Babanın babası Keloğlan'ın dedesi,<br />
Tatlıya bağlandı torun hevesi.<br />
Bebek Keloğlan ağlar da ağlar.<br />
Ana, baba, dede kucağına alır, sorun yok.<br />
Keloğlan ağlıyor ama gözlerinde yaş yok.<br />
Onun amacı dünyaya geldiğini ilan etmektir.<br />
Daha doğar doğmaz hoş geldim demektir.<br />
Hoş geldin Keloğlan, yeni doğmuş bebek oğlan.<br />
Şimdi ağla büyüdüğünde ağlama, ağlatma.<br />
Sakın ola zalim olma<br />
Kılıcın değil, aklın keskin olsun.<br />
Geldiğini görenler korkmasın, gülümsesin<br />
Anlattıklarından ders çıkarıp hayatı özümsesin.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Avcı Keloğlan - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-avci-keloglan-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sun, 11 Jan 2026 19:10:35 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-avci-keloglan-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[AVCI KELOĞLAN<br />
Bir varmış, pir varmış, pir nereye varmış? Pir nereye varmışsa pire de oraya varmış. Daha sonra pir pireyi toprağa dikmiş. Pire toprakla birleşmiş. Pir kaçmış, pireyle toprak kovalamış. Toprak yaprağa dönüşünce pire yalnız kalmış. Bu sefer pireyle yaprak kaçmış, pir kovalamış. Tekerleme böyle uzar gider, bir değil bin sayfa yazsam da sonu gelmez. Biz yolu uzatmayalım, kestirmeden dönelim, şu yazdığım Keloğlan masalını övdükçe övelim.<br />
<br />
Kadim zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Hey benim boyuna posuna kurban olduğum, güler yüzlü, temiz sözlü, can bülbülüm, huma kuşum. Sen olmasan ben derdimi, kederimi kimle, nasıl paylaşırım? Sen hep var ol, korkma, ben adını sonsuza dek yaşatırım. Benim adım da varsın Keloğlan adıyla kaynaşıversin, kim bunu fark eder ki?<br />
<br />
Keloğlan anasının zorlamasıyla eline ok ve yay alıp ava çıkmış. Keklik, tavşan, ceylan ne bulursa vurup getirecek ve evde anasıyla birlikte pişirip yiyecekmiş. Ok yaya takılmış, yay gerilmiş, Keloğlan'ın sağ kaşı kalkmış, nişanını almış ama av nerede? Av yokmuş. Ağaç tepelerindeki maymunlar, Keloğlan ormana girdiği andan itibaren seranat vermeye başlamış. Ormanda Keloğlan'ın avlanmaya geldiğini duymayan kalmamış. Orman sakinleri inlerine, kovuklarına saklanmış. Keloğlan okla yayı bıraksa onlar saklandıkları yerden çıkar mıymış? Tabi ki çıkarmış. Keloğlan okla yayı bırakınca keklik, tavşan, ceylan ortaya çıkmış ve Keloğlan hoş geldin deyip yanına gitmiş. Keloğlan bu duruma çok şaşırmış, aklını dağlardan, tepelerden aşırmış. Nereden aklıma esti de okla yayı bıraktım diyerek söylenmiş. Bu ekşi duruma dayanamayıp tatlı olmak isteyen kalem dillenmiş: " Ya bırak çaktırma Keloğlan, ne güzel yazıyordum. Sen bir fırtınasın esip geçersin, fırtınanın esmekten korktuğunu ilk kez görüyorum. "<br />
<br />
" Hadi oradan kalem çaktırdım, bu olaya fal baktırdım. Girit'e gitmek için, sal yaptırdım. "<br />
<br />
Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım devreye girmiş. Anında sigorta atmış, ortalık aydınlanmış. Serdar Yıldırım dost elini Keloğlan'a uzatmış. Keloğlan dost eli sıkmakla kalmamış, Serdar'a sarılmış: " Kusura bakma Serdar, elime ok ve yay alıp ava çıktım. Çıktım da ava çıktığıma iki bin pişman oldum. Ya medet, beni bu çıkmazdan kurtarırsan sana bir gül demet. Ava çıktım, avcı olamadım ama avlarla arkadaş oldum. Bir koluma geyik diğer koluma ceylan girmiş, tepemde keklik, nereden geldi bilmem, bende kalıcı oldu bu ürkeklik. "<br />
<br />
Serdar: " Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Senin ürkeklik sandığın aslında cesaret, sen can alıcı olmayı bilerek terk et. Avcı can alırsa değildir cesur, onda vardır mutlaka bir kusur. Tavşan, ceylan, keklik senden korkmuyor, onlar iyiyi, kötüyü birbirinden ayırıyor. Sen avcı onlar av ama korkmuyorsa av avcıdan, bu senin büyüklüğündendir, erdemindendir. "<br />
<br />
Keloğlan: " İyi, güzel diyorsun da anam elime ok ve yay verdi, git bir av vur, getir, pişirip yiyelim, dedi. Şimdi eli boş dönersem, anam beni eve koymaz. <br />
<br />
Bunun üzerine Serdar: " Sıkma canını Keloğlan. Annenle ben konuşurum. Bu iş için, sana kızmaz. "<br />
İkisi birlikte eve gitmişler. Serdar'ın sözleri üzerine anası Keloğlan'ı affetmiş. Onları tarhana çorbası içmek için, eve davet etmiş. Çorbalar içildikten sonra sohbet etmişler. Sonra yatıp uyumuşlar. Sabah olunca Serdar bana müsaade deyip aralarından ayrılmış. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[AVCI KELOĞLAN<br />
Bir varmış, pir varmış, pir nereye varmış? Pir nereye varmışsa pire de oraya varmış. Daha sonra pir pireyi toprağa dikmiş. Pire toprakla birleşmiş. Pir kaçmış, pireyle toprak kovalamış. Toprak yaprağa dönüşünce pire yalnız kalmış. Bu sefer pireyle yaprak kaçmış, pir kovalamış. Tekerleme böyle uzar gider, bir değil bin sayfa yazsam da sonu gelmez. Biz yolu uzatmayalım, kestirmeden dönelim, şu yazdığım Keloğlan masalını övdükçe övelim.<br />
<br />
Kadim zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Hey benim boyuna posuna kurban olduğum, güler yüzlü, temiz sözlü, can bülbülüm, huma kuşum. Sen olmasan ben derdimi, kederimi kimle, nasıl paylaşırım? Sen hep var ol, korkma, ben adını sonsuza dek yaşatırım. Benim adım da varsın Keloğlan adıyla kaynaşıversin, kim bunu fark eder ki?<br />
<br />
Keloğlan anasının zorlamasıyla eline ok ve yay alıp ava çıkmış. Keklik, tavşan, ceylan ne bulursa vurup getirecek ve evde anasıyla birlikte pişirip yiyecekmiş. Ok yaya takılmış, yay gerilmiş, Keloğlan'ın sağ kaşı kalkmış, nişanını almış ama av nerede? Av yokmuş. Ağaç tepelerindeki maymunlar, Keloğlan ormana girdiği andan itibaren seranat vermeye başlamış. Ormanda Keloğlan'ın avlanmaya geldiğini duymayan kalmamış. Orman sakinleri inlerine, kovuklarına saklanmış. Keloğlan okla yayı bıraksa onlar saklandıkları yerden çıkar mıymış? Tabi ki çıkarmış. Keloğlan okla yayı bırakınca keklik, tavşan, ceylan ortaya çıkmış ve Keloğlan hoş geldin deyip yanına gitmiş. Keloğlan bu duruma çok şaşırmış, aklını dağlardan, tepelerden aşırmış. Nereden aklıma esti de okla yayı bıraktım diyerek söylenmiş. Bu ekşi duruma dayanamayıp tatlı olmak isteyen kalem dillenmiş: " Ya bırak çaktırma Keloğlan, ne güzel yazıyordum. Sen bir fırtınasın esip geçersin, fırtınanın esmekten korktuğunu ilk kez görüyorum. "<br />
<br />
" Hadi oradan kalem çaktırdım, bu olaya fal baktırdım. Girit'e gitmek için, sal yaptırdım. "<br />
<br />
Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım devreye girmiş. Anında sigorta atmış, ortalık aydınlanmış. Serdar Yıldırım dost elini Keloğlan'a uzatmış. Keloğlan dost eli sıkmakla kalmamış, Serdar'a sarılmış: " Kusura bakma Serdar, elime ok ve yay alıp ava çıktım. Çıktım da ava çıktığıma iki bin pişman oldum. Ya medet, beni bu çıkmazdan kurtarırsan sana bir gül demet. Ava çıktım, avcı olamadım ama avlarla arkadaş oldum. Bir koluma geyik diğer koluma ceylan girmiş, tepemde keklik, nereden geldi bilmem, bende kalıcı oldu bu ürkeklik. "<br />
<br />
Serdar: " Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Senin ürkeklik sandığın aslında cesaret, sen can alıcı olmayı bilerek terk et. Avcı can alırsa değildir cesur, onda vardır mutlaka bir kusur. Tavşan, ceylan, keklik senden korkmuyor, onlar iyiyi, kötüyü birbirinden ayırıyor. Sen avcı onlar av ama korkmuyorsa av avcıdan, bu senin büyüklüğündendir, erdemindendir. "<br />
<br />
Keloğlan: " İyi, güzel diyorsun da anam elime ok ve yay verdi, git bir av vur, getir, pişirip yiyelim, dedi. Şimdi eli boş dönersem, anam beni eve koymaz. <br />
<br />
Bunun üzerine Serdar: " Sıkma canını Keloğlan. Annenle ben konuşurum. Bu iş için, sana kızmaz. "<br />
İkisi birlikte eve gitmişler. Serdar'ın sözleri üzerine anası Keloğlan'ı affetmiş. Onları tarhana çorbası içmek için, eve davet etmiş. Çorbalar içildikten sonra sohbet etmişler. Sonra yatıp uyumuşlar. Sabah olunca Serdar bana müsaade deyip aralarından ayrılmış. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Keloğlan Çataltepe Tekfuru'na Karşı - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-keloglan-cataltepe-tekfuru-na-karsi-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sun, 11 Jan 2026 19:09:30 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-keloglan-cataltepe-tekfuru-na-karsi-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLAN ÇATALTEPE TEKFURU'NA KARŞI<br />
Günler geçer, aylar geçer, aylar geçer, taylar geçer. Aradan yüzyıllar geçse de bu masalı okuyan baylar, bayanlar geçer. <br />
Bu masalı okuyanın<br />
Yaşı kaç olursa olsun, <br />
İyilik sırdaşı olsun,<br />
Yüreği sevgiyle dolsun.<br />
<br />
Masal Keloğlan masalı ama önce Keloğlan'ı değil de, Çataltepe Tekfuru'nu tanıtmakla işe başlayalım. Bu tekfur ovaya sur yaptırır da kalesini kurdurur mu? Kurdurmaz. Neden? Çünkü zalim. Dağ tepelerinde, çataltepelerde fırıldağını maharetle çevirecek. Düzden, ovadan geçen kervanları soyduracak. Elma soymak başka, kervan soymak başka. <br />
<br />
Köy ve kasabalara saldır, insanları yarala, öldür.<br />
Bre geri zekalı tekfur, dur bakalım, geri dur.<br />
<br />
O yörede yaşayan insanlar, tekfur belasına dudak bükmüşler, son çare olarak Keloğlan'a gitmişler. Olmazı olduran, nice kötülere dersini veren Keloğlan kırk, elli değil, yüz kişiye olur, demiş. Yardım ederim, demiş. Yüz kişi gidince Keloğlan yüz elli gün düşünmüş ama çare bulamamış:<br />
" Bir kuru canımla ortaya çıksam<br />
Zalim tekfura yeter artık desem<br />
Tekfur bin askerini üstüme salsa<br />
Bir türlü çıkmadık şu canımı alsa<br />
O zaman ne olur, ne değişir?<br />
Ben yolcu, tekfur hancı<br />
Daha çok halkın üstüne çöreklenir.<br />
<br />
Canımı tehlikeye atmadan, tekfurun hakkından gelmeliyim. Gücüm yetmiyorsa yardımcı veya yardımcılar bulmalıyım. Ama nasıl, kimi ya da kimleri? "<br />
Keloğlan yüz elli gündür düşünüyor ya bir yüz elli gün de benden oldu mu sana üç yüz gün. Bir yıl bile değil. Tekfurun soyu babadan oğula bin yıldır hüküm sürüyor. Keloğlan bin yıllık saltanatı yıkmak için, varsın biraz daha düşünsün.<br />
<br />
Günlerden bir gün Keloğlan bir düzlükte kendi etrafında dönerek bir daire çizmiş ve bu dairenin içine kendini hapsetmişken, bir ses duymuş: " Hemşerim, dönüp durma sonra başın döner, yere düşersin. "<br />
<br />
Keloğlan sesi duymuş, durmuş, başı dönmüş ve yere düşmüş. Keloğlan'ın yere düşmesine sebep olan zincir koparanmış. Zincir koparan Keloğlan'ı yerden kaldırmış. Bunlar konuşmuşlar, konuştukça birbirlerine alışmışlar. Dertlerini anlatmışlar ve bir ortak paydada birleşmişler: Tekfur zaliminin zulmüne dur demek gerekliymiş.<br />
<br />
Keloğlan ile zincir koparan Çataltepe'ye tırmanıp naralar atarak tekfurun kalesine saldırmışlar ama tekfurun askerleri onları yakalayıp zindana atmış. Askerler gittikten sonra Keloğlan'ın üzgün halini gören zincir koparan sormuş: " Ne o Keloğlan, çok üzgünsün? Şimdi dert çekecek zaman mıdır? Bir an önce buradan kurtulmaya bakalım. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan: " Nasıl üzülmem! Şuna baksana seni zincirle bağladılar, üstüne kırk kilit astılar. Beni ise, adam yerine koymadıkları için, sadece iple bağladılar, ne kilit, ne bir şey. "<br />
<br />
" Daha iyi ya Keloğlan, sen bir çabuk kurtulmaya bak. Benim işim uzun sürecek. Hem bana yardım edersin. Zinciri koparırım da şu kilitler başa bela. Kalede ne kadar kilit varsa üstüme taktılar. Beni tanıdıkları için, zinciri bolca sardılar. "<br />
<br />
" Senin düşünceni seveyim zincir koparan. Sevinmem gerekirken üzülüyormuşum. Önemli olan, tekfurun kötülüklerine son vermek. İnsanları bu beladan kurtarmak. Önder ha sen olmuşsun ha ben. Varsın ben senin izinden gideyim. Sen yeter ki tekfurun saltanatını yıkacak çareyi bul. "<br />
<br />
" Acele et Keloğlan, tekfurun kilitleri anahtarla açılmaz. Bu kilitleri kırmak gerekir. Buradan kurtulduktan sonra dağ devirene gideceğiz. Dağ deviren tekfurun sarayını da, üstünde bulunduğu Çataltepe'yi de devirir. "<br />
<br />
" Dağ deviren mi? O da kim? "<br />
<br />
" Görürsün Keloğlan, görürsün. Çataltepe'yle birlikte tekfurun sarayı yerle bir olunca onu görürsün. Dağ devirenin farkına varırsın. "<br />
<br />
Keloğlan ile zincir koparan tekfurun sarayından kurtulduktan sonra dağ devirenin yanına gitmişler. Zincir koparan olanları dağ devirene anlatmış ve yardım etmesini istemiş. Yıllardır zalim tekfur hakkında anlatılanlarla bilenmiş olan dağ deviren zincir koparanın dürtmesiyle harekete geçmiş. Çataltepe'yi kaldırdığı gibi yere vurmuş. Ortalığı bir toz bulutu kaplamış. Yarım saat sonra toz bulutu kalkınca ortada ne Çataltepe ne tekfur kalmış. Adını kimse bilmeyeceği için, tekfur tarihin karanlıklarında kaybolmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLAN ÇATALTEPE TEKFURU'NA KARŞI<br />
Günler geçer, aylar geçer, aylar geçer, taylar geçer. Aradan yüzyıllar geçse de bu masalı okuyan baylar, bayanlar geçer. <br />
Bu masalı okuyanın<br />
Yaşı kaç olursa olsun, <br />
İyilik sırdaşı olsun,<br />
Yüreği sevgiyle dolsun.<br />
<br />
Masal Keloğlan masalı ama önce Keloğlan'ı değil de, Çataltepe Tekfuru'nu tanıtmakla işe başlayalım. Bu tekfur ovaya sur yaptırır da kalesini kurdurur mu? Kurdurmaz. Neden? Çünkü zalim. Dağ tepelerinde, çataltepelerde fırıldağını maharetle çevirecek. Düzden, ovadan geçen kervanları soyduracak. Elma soymak başka, kervan soymak başka. <br />
<br />
Köy ve kasabalara saldır, insanları yarala, öldür.<br />
Bre geri zekalı tekfur, dur bakalım, geri dur.<br />
<br />
O yörede yaşayan insanlar, tekfur belasına dudak bükmüşler, son çare olarak Keloğlan'a gitmişler. Olmazı olduran, nice kötülere dersini veren Keloğlan kırk, elli değil, yüz kişiye olur, demiş. Yardım ederim, demiş. Yüz kişi gidince Keloğlan yüz elli gün düşünmüş ama çare bulamamış:<br />
" Bir kuru canımla ortaya çıksam<br />
Zalim tekfura yeter artık desem<br />
Tekfur bin askerini üstüme salsa<br />
Bir türlü çıkmadık şu canımı alsa<br />
O zaman ne olur, ne değişir?<br />
Ben yolcu, tekfur hancı<br />
Daha çok halkın üstüne çöreklenir.<br />
<br />
Canımı tehlikeye atmadan, tekfurun hakkından gelmeliyim. Gücüm yetmiyorsa yardımcı veya yardımcılar bulmalıyım. Ama nasıl, kimi ya da kimleri? "<br />
Keloğlan yüz elli gündür düşünüyor ya bir yüz elli gün de benden oldu mu sana üç yüz gün. Bir yıl bile değil. Tekfurun soyu babadan oğula bin yıldır hüküm sürüyor. Keloğlan bin yıllık saltanatı yıkmak için, varsın biraz daha düşünsün.<br />
<br />
Günlerden bir gün Keloğlan bir düzlükte kendi etrafında dönerek bir daire çizmiş ve bu dairenin içine kendini hapsetmişken, bir ses duymuş: " Hemşerim, dönüp durma sonra başın döner, yere düşersin. "<br />
<br />
Keloğlan sesi duymuş, durmuş, başı dönmüş ve yere düşmüş. Keloğlan'ın yere düşmesine sebep olan zincir koparanmış. Zincir koparan Keloğlan'ı yerden kaldırmış. Bunlar konuşmuşlar, konuştukça birbirlerine alışmışlar. Dertlerini anlatmışlar ve bir ortak paydada birleşmişler: Tekfur zaliminin zulmüne dur demek gerekliymiş.<br />
<br />
Keloğlan ile zincir koparan Çataltepe'ye tırmanıp naralar atarak tekfurun kalesine saldırmışlar ama tekfurun askerleri onları yakalayıp zindana atmış. Askerler gittikten sonra Keloğlan'ın üzgün halini gören zincir koparan sormuş: " Ne o Keloğlan, çok üzgünsün? Şimdi dert çekecek zaman mıdır? Bir an önce buradan kurtulmaya bakalım. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan: " Nasıl üzülmem! Şuna baksana seni zincirle bağladılar, üstüne kırk kilit astılar. Beni ise, adam yerine koymadıkları için, sadece iple bağladılar, ne kilit, ne bir şey. "<br />
<br />
" Daha iyi ya Keloğlan, sen bir çabuk kurtulmaya bak. Benim işim uzun sürecek. Hem bana yardım edersin. Zinciri koparırım da şu kilitler başa bela. Kalede ne kadar kilit varsa üstüme taktılar. Beni tanıdıkları için, zinciri bolca sardılar. "<br />
<br />
" Senin düşünceni seveyim zincir koparan. Sevinmem gerekirken üzülüyormuşum. Önemli olan, tekfurun kötülüklerine son vermek. İnsanları bu beladan kurtarmak. Önder ha sen olmuşsun ha ben. Varsın ben senin izinden gideyim. Sen yeter ki tekfurun saltanatını yıkacak çareyi bul. "<br />
<br />
" Acele et Keloğlan, tekfurun kilitleri anahtarla açılmaz. Bu kilitleri kırmak gerekir. Buradan kurtulduktan sonra dağ devirene gideceğiz. Dağ deviren tekfurun sarayını da, üstünde bulunduğu Çataltepe'yi de devirir. "<br />
<br />
" Dağ deviren mi? O da kim? "<br />
<br />
" Görürsün Keloğlan, görürsün. Çataltepe'yle birlikte tekfurun sarayı yerle bir olunca onu görürsün. Dağ devirenin farkına varırsın. "<br />
<br />
Keloğlan ile zincir koparan tekfurun sarayından kurtulduktan sonra dağ devirenin yanına gitmişler. Zincir koparan olanları dağ devirene anlatmış ve yardım etmesini istemiş. Yıllardır zalim tekfur hakkında anlatılanlarla bilenmiş olan dağ deviren zincir koparanın dürtmesiyle harekete geçmiş. Çataltepe'yi kaldırdığı gibi yere vurmuş. Ortalığı bir toz bulutu kaplamış. Yarım saat sonra toz bulutu kalkınca ortada ne Çataltepe ne tekfur kalmış. Adını kimse bilmeyeceği için, tekfur tarihin karanlıklarında kaybolmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yumurtacı Keloğlan - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-yumurtaci-keloglan-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Sun, 11 Jan 2026 19:08:01 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-yumurtaci-keloglan-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[YUMURTACI KELOĞLAN<br />
Bir varmış, iki yokmuş. Eski zamanlarda bir Keloğlan varmış. Tembellikte, sakarlıkta üstüne yokmuş. Evlerinin bahçesindeki kümesin karşısında bütün gün yan gelir yatar, tavukları seyredermiş. Sadece seyretse iyi, tavuklara taş atar, onları korkutur, bağırmalarını, kaçışlarını görünce keyiflenir, gülermiş. Bazen hızını alamaz, kümese girer, tavukları kovalarmış. Bu arada sakarlığını gösterir, yumurtaları kırarmış. Gürültüyü duyan anası elinde sopasıyla koşup gelir, Keloğlan'ı kovalarmış.<br />
<br />
Günlerden bir gün sabah vakti anası bir sepet yumurtayı Keloğlan'ın koluna takmış ve şöyle demiş: " Bak oğlum, bu sepette yirmi yumurta var. Götür bunları kasabada sat. Tanesini on kuruştan verirsin. Kazandığın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Haydi bakalım, pazar ola. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan anasına, olur ana, yumurtaları satar, nohut, mercimekle geri dönerim, demiş ve kasabaya doğru yola koyulmuş. Keloğlan öğle vakti kasabaya varmış. Pazar yerine gitmiş. Sepeti yere koymuş, duvar dibine çömelmiş ve müşteri beklemeye başlamış. Zaman geçtikçe Keloğlan'ın içi bayılmaya başlamış. Parası olsa şu ilerideki pideciden pide alır, yer, üstüne bir tas ayran içermiş ama satış yok, para yok. Çaresiz sepetten iki yumurta alarak üstünden biraz kırıp içmiş de açlığını yatıştırmış.<br />
<br />
Aradan saatler geçmiş, akşam olmuş ama Keloğlan bir tane yumurta satamamış. Pazar yerinde kimse kalmayınca yumurtaları alarak köyüne doğru yolu koyulmuş. Karanlıkta ormanda giderken, düşüp yumurtaları kırmış. Keloğlan'ın eli boş döndüğünü gören anası demediğini bırakmamış. Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Keloğlan kaçmış, anası kovalamış. Keloğlan o geceyi ormanda geçirmiş. Ertesi gün evin kapısını çalmış, kapıyı anası açmış: " Ana, sana hoşçakal demeye geldim. Ben padişahın kızıyla evlenmeye gidiyorum. "<br />
<br />
Anası gözlerini sekiz açmış: " A oğlum, sende hiç akıl yok mudur? Tembelsin, sakarsın, bir sepet yumurtayı satamadan kırar gelirsin. Padişah, kızını sana verir mi? Hem o kız seninle evlenir mi? Çevresinde ne vezirler, paşalar, beyler vardır, sana dönüp bakar mı? Haydi, içeri gir de yemeğini ye, yat, uyu. "<br />
" Bilmez misin ana, ben olmazı oldurur, dönmezi döndürürüm. O senin yumurta falan dediğin küçük işler. Ben büyük işlerin adamıyım. "<br />
" İyi git o zaman, ne halin varsa gör. Sen önce küçük işleri hallet de sonra büyük işlere bakarsın. "<br />
Keloğlan anasının hazırladığı yiyecek torbasını aldıktan sonra başkente doğru yola çıkmış. Keloğlan günler sonra başkente varmış. Şehrin sokaklarında gezmiş, dolaşmış. Pazar yerine gitmiş. Saraya bahçıvan arandığını öğrenmiş.<br />
Tecrübe demişler, tecrübe bende demiş.<br />
Ustalık demişler, ustayım ben demiş.<br />
Hırs, azim, irade demişler,<br />
Hepsi bende mevcuttur demiş ve işe girmiş.<br />
<br />
Bir gün, iki gün derken, üçüncü gün saray balkonundan bahçedeki Keloğlan'ı gören padişahın kızı Ayşe Sultan merdivenlerden hızlı adımlarla inerek Keloğlan'ın yanına gelmiş:<br />
" Affedersiniz, siz Keloğlan değil misiniz? " diye sormuş. Keloğlan elindeki çapayı atmış. Ellerini beline dayamış: " Tabi canım, ben Keloğlan'ım. Siz de Ayşe Sultan olmalısınız. Beni tanımasaydınız şaşardım. "<br />
Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş:<br />
" Keloğlanım, güzel adamım.<br />
Adını yıllardır duyarım.<br />
Hep seni tanımak isterdim.<br />
Bir yuva kurmak en büyük dileğim. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan şöyle demiş:<br />
" Ayşe Sultanım, güzel hanımım.<br />
Hep sizi merak ederdim.<br />
Görür görmez aşık oldum.<br />
Evlenip mutlu olmaktır dileğim. "<br />
<br />
Daha sonra Ayşe Sultan Keloğlan 'ın elinden tuttuğu gibi padişahın huzuruna çıkarmış.<br />
Ayşe Sultan: " Baba, Keloğlan geldi. " demiş. Padişah sağa bakınmış, sola bakınmış, ak sakalını kaşımış ve kızına dönüp, Keloğlan bu mu? diye sormuş.<br />
<br />
Bunun üzerine Ayşe Sultan: " Evet, baba, Keloğlan bu. Benimle evlenmek istedi, ben de kabul ettim. " demiş.<br />
Padişah: " Durun bakalım, kendi kendinize gelin güvey olmayın. Keloğlan'ın nice zorlukların üstesinden geldiğini çok duydum. Onun maceralarını duymayan, işitmeyen yoktur. Ey Keloğlan, duymadıysan duy, işitmediysen işit. Yıllardır bir hastalığın pençesinde kıvranmaktayım. Uludağ'ın güneyindeki sarp ve yalçın kayalıklarda yaşamakta olan altın kartalın yumurtası beni iyileştirirmiş. Yumurtayı çiğ olarak içmeliymişim. "<br />
Keloğlan: " Merak etmeyin padişahım. İki günde gider, dört günde dönerim. Altın kartal yumurtayı vermezse, tüylerini yolar alırım."<br />
Padişah: " Kulağına küpe olsun, altın kartal kanatlarını açtığında on metre oluyormuş. "<br />
Keloğlan: " Ne, on metre mi? O kadar büyük mü? "<br />
Padişah: " Evet, büyük Keloğlan hem de çok büyük. "<br />
<br />
Keloğlan'ın bir adım gerilediğini gören Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş: " Ne o Keloğlan, yoksa korktun mu? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " Ne korkması? Korku da neymiş? Sultanım, sen benim bugünkü düşkünlüğüme bakma. Yiğidin harman olduğu yerden geldim ben buraya. Korku bir zamanlar benden korkardı. Sonradan korkuyu çöp sepetine attım. Açıl altın kartal, Keloğlan seni kucaklamaya geliyor. "<br />
<br />
Ertesi gün padişahla ve Ayşe Sultan'la vedalaşan Keloğlan yola çıkmış. İki günde Uludağ'ın zirvesine ulaşıp, güneydeki altın kartalın yuvasını bulmuş. İşte, kocaman yumurta yuvada duruyormuş. Keloğlan yumurtanın yanına gelmiş: " Enayi altın kartal, yumurtasını korusa ya? Yumurta burada, altın kartal nerede? " diye söylenmiş. Söylenmiş söylenmesine de anında sert bir ses Keloğlan'ın kulaklarında yankılanmış: " Enayi altın kartal burada. Yumurtasını koruyor. "<br />
<br />
Keloğlan hızla geriye dönmüş. Burnunun dibinde koca bir kafa varmış. Bu, altın kartalın kafasıymış. Gözleri çakmak çakmakmış. Ama Keloğlan nereye kaçacakmış? Önünde altın kartal, arkasında uçurum varmış. Keloğlan üstten alsa olmaz, altın kartalla vuruşamaz. O zaman alttan almaya karar vermiş: " Sayın altın kartal, sizi saygıyla selamlarım. Bendeniz Keloğlan, kel kafalı bir oğlan. İsmim isminizin yanında sönük kalır. Güneşin yanında mum ışığının değeri olmaz. Kartallar dünyasında altın kartaldan değerlisi bulunmaz. Büyük, görkemli altın kartal. Dünyadaki kartalları toplasan bir altın kartal etmez. Yüz yıl, bin yıl, yüz bin yıl geçse bir altın kartal daha dünyaya gelmez. "<br />
<br />
" Sen neler diyorsun Keloğlan? Beni çok övüyorsun Keloğlan. Bu kadar büyük olduğumun farkında değildim. Sana yüz bin üstünden milyon verdim. " demiş altın kartal, kanatlarını çırpmış ve kendini uçurumdan aşağı bırakmış. Önce düşmüş, sonra yükselmiş. Çeşitli akrobasi hareketleri yapmış, taklalar atmış. İnanılmaz bir uçma yeteneğine sahip olduğunu ispatlamış.<br />
<br />
Altın kartal daha sonra Keloğlan'ın yanına yumuşak iniş yapmış. Keloğlan altın kartalı çılgınca alkışlamış. Bunun üzerine altın kartalın göğsü gururla kabarmış.<br />
Keloğlan: " Altın kartal artık bana müsaade, demiş, izin ver gideyim. "<br />
Altın kartal: " İzin senin Keloğlan. Git ve beni anlat, gördüklerini anlat. İnsanlar beni tanısın, altın kartal kimdir, bunu bilsin. Yıllardır insanlara görünmemeye çalıştım. Yabancı gözlerden uzak kalmayı diledim. Artık değiştim, bambaşka oldum. Buralarda sessizce yaşayıp yok olmak istemiyorum. Git ve beni dünyaya tanıt. "<br />
<br />
Keloğlan: " Seni herkese anlatırım, dünyaya tanıtırım ama şu yumurtayı bana vermelisin. Bir padişah var, senin yumurtanı çiğ olarak içerse sağlığına kavuşacak ve kızını bana verecek, evleneceğim. İnsanlar, bravo altın kartal diyecek, senin adını yüzyıllarca saygıyla anacak. "<br />
Altın kartal: " Yumurta senindir Keloğlan, al yumurtayı ve padişah sağlığına kavuşsun. " demiş. Keloğlan yumurtayı almış ve oradan ayrılmış. Padişah, altın kartalın yumurtasını içmiş. Kısa zamanda iyileşmiş ve kızını Keloğlan'a vermiş.<br />
<br />
Düğün günü sarayın bahçesinde davetliler eğlenirken, gökyüzünde altın kartal belirmiş. Kanatlarıyla Keloğlan'ı, Ayşe Sultan'ı, padişahı ve davetlileri selamlayan altın kartal gökyüzünde inanılmaz motifler sergilemiş, davetliler kendisini çılgınca alkışlamış.<br />
<br />
Keloğlan ile Ayşe Sultan evlenmişler, mutlu olmuşlar. Kızı evlendi diye padişah mutlu olmuş. Meşhur oldum diye altın kartal mutlu olmuş. Serdar Yıldırım bu masalı yazdı diye mutlu olmuş. Sen sayın okuyucu bu masalı okudum diye mutlu ol, istersen. Belki de asıl mutlu olması gereken sensin. Okuyucu olmasa yazar ne yazmış kıymeti olmaz. Yazıyı burada kesmesem bu masal bitmez. Keloğlan ermiş muradına bu masal da burada bitmiş.<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[YUMURTACI KELOĞLAN<br />
Bir varmış, iki yokmuş. Eski zamanlarda bir Keloğlan varmış. Tembellikte, sakarlıkta üstüne yokmuş. Evlerinin bahçesindeki kümesin karşısında bütün gün yan gelir yatar, tavukları seyredermiş. Sadece seyretse iyi, tavuklara taş atar, onları korkutur, bağırmalarını, kaçışlarını görünce keyiflenir, gülermiş. Bazen hızını alamaz, kümese girer, tavukları kovalarmış. Bu arada sakarlığını gösterir, yumurtaları kırarmış. Gürültüyü duyan anası elinde sopasıyla koşup gelir, Keloğlan'ı kovalarmış.<br />
<br />
Günlerden bir gün sabah vakti anası bir sepet yumurtayı Keloğlan'ın koluna takmış ve şöyle demiş: " Bak oğlum, bu sepette yirmi yumurta var. Götür bunları kasabada sat. Tanesini on kuruştan verirsin. Kazandığın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Haydi bakalım, pazar ola. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan anasına, olur ana, yumurtaları satar, nohut, mercimekle geri dönerim, demiş ve kasabaya doğru yola koyulmuş. Keloğlan öğle vakti kasabaya varmış. Pazar yerine gitmiş. Sepeti yere koymuş, duvar dibine çömelmiş ve müşteri beklemeye başlamış. Zaman geçtikçe Keloğlan'ın içi bayılmaya başlamış. Parası olsa şu ilerideki pideciden pide alır, yer, üstüne bir tas ayran içermiş ama satış yok, para yok. Çaresiz sepetten iki yumurta alarak üstünden biraz kırıp içmiş de açlığını yatıştırmış.<br />
<br />
Aradan saatler geçmiş, akşam olmuş ama Keloğlan bir tane yumurta satamamış. Pazar yerinde kimse kalmayınca yumurtaları alarak köyüne doğru yolu koyulmuş. Karanlıkta ormanda giderken, düşüp yumurtaları kırmış. Keloğlan'ın eli boş döndüğünü gören anası demediğini bırakmamış. Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Keloğlan kaçmış, anası kovalamış. Keloğlan o geceyi ormanda geçirmiş. Ertesi gün evin kapısını çalmış, kapıyı anası açmış: " Ana, sana hoşçakal demeye geldim. Ben padişahın kızıyla evlenmeye gidiyorum. "<br />
<br />
Anası gözlerini sekiz açmış: " A oğlum, sende hiç akıl yok mudur? Tembelsin, sakarsın, bir sepet yumurtayı satamadan kırar gelirsin. Padişah, kızını sana verir mi? Hem o kız seninle evlenir mi? Çevresinde ne vezirler, paşalar, beyler vardır, sana dönüp bakar mı? Haydi, içeri gir de yemeğini ye, yat, uyu. "<br />
" Bilmez misin ana, ben olmazı oldurur, dönmezi döndürürüm. O senin yumurta falan dediğin küçük işler. Ben büyük işlerin adamıyım. "<br />
" İyi git o zaman, ne halin varsa gör. Sen önce küçük işleri hallet de sonra büyük işlere bakarsın. "<br />
Keloğlan anasının hazırladığı yiyecek torbasını aldıktan sonra başkente doğru yola çıkmış. Keloğlan günler sonra başkente varmış. Şehrin sokaklarında gezmiş, dolaşmış. Pazar yerine gitmiş. Saraya bahçıvan arandığını öğrenmiş.<br />
Tecrübe demişler, tecrübe bende demiş.<br />
Ustalık demişler, ustayım ben demiş.<br />
Hırs, azim, irade demişler,<br />
Hepsi bende mevcuttur demiş ve işe girmiş.<br />
<br />
Bir gün, iki gün derken, üçüncü gün saray balkonundan bahçedeki Keloğlan'ı gören padişahın kızı Ayşe Sultan merdivenlerden hızlı adımlarla inerek Keloğlan'ın yanına gelmiş:<br />
" Affedersiniz, siz Keloğlan değil misiniz? " diye sormuş. Keloğlan elindeki çapayı atmış. Ellerini beline dayamış: " Tabi canım, ben Keloğlan'ım. Siz de Ayşe Sultan olmalısınız. Beni tanımasaydınız şaşardım. "<br />
Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş:<br />
" Keloğlanım, güzel adamım.<br />
Adını yıllardır duyarım.<br />
Hep seni tanımak isterdim.<br />
Bir yuva kurmak en büyük dileğim. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan şöyle demiş:<br />
" Ayşe Sultanım, güzel hanımım.<br />
Hep sizi merak ederdim.<br />
Görür görmez aşık oldum.<br />
Evlenip mutlu olmaktır dileğim. "<br />
<br />
Daha sonra Ayşe Sultan Keloğlan 'ın elinden tuttuğu gibi padişahın huzuruna çıkarmış.<br />
Ayşe Sultan: " Baba, Keloğlan geldi. " demiş. Padişah sağa bakınmış, sola bakınmış, ak sakalını kaşımış ve kızına dönüp, Keloğlan bu mu? diye sormuş.<br />
<br />
Bunun üzerine Ayşe Sultan: " Evet, baba, Keloğlan bu. Benimle evlenmek istedi, ben de kabul ettim. " demiş.<br />
Padişah: " Durun bakalım, kendi kendinize gelin güvey olmayın. Keloğlan'ın nice zorlukların üstesinden geldiğini çok duydum. Onun maceralarını duymayan, işitmeyen yoktur. Ey Keloğlan, duymadıysan duy, işitmediysen işit. Yıllardır bir hastalığın pençesinde kıvranmaktayım. Uludağ'ın güneyindeki sarp ve yalçın kayalıklarda yaşamakta olan altın kartalın yumurtası beni iyileştirirmiş. Yumurtayı çiğ olarak içmeliymişim. "<br />
Keloğlan: " Merak etmeyin padişahım. İki günde gider, dört günde dönerim. Altın kartal yumurtayı vermezse, tüylerini yolar alırım."<br />
Padişah: " Kulağına küpe olsun, altın kartal kanatlarını açtığında on metre oluyormuş. "<br />
Keloğlan: " Ne, on metre mi? O kadar büyük mü? "<br />
Padişah: " Evet, büyük Keloğlan hem de çok büyük. "<br />
<br />
Keloğlan'ın bir adım gerilediğini gören Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş: " Ne o Keloğlan, yoksa korktun mu? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " Ne korkması? Korku da neymiş? Sultanım, sen benim bugünkü düşkünlüğüme bakma. Yiğidin harman olduğu yerden geldim ben buraya. Korku bir zamanlar benden korkardı. Sonradan korkuyu çöp sepetine attım. Açıl altın kartal, Keloğlan seni kucaklamaya geliyor. "<br />
<br />
Ertesi gün padişahla ve Ayşe Sultan'la vedalaşan Keloğlan yola çıkmış. İki günde Uludağ'ın zirvesine ulaşıp, güneydeki altın kartalın yuvasını bulmuş. İşte, kocaman yumurta yuvada duruyormuş. Keloğlan yumurtanın yanına gelmiş: " Enayi altın kartal, yumurtasını korusa ya? Yumurta burada, altın kartal nerede? " diye söylenmiş. Söylenmiş söylenmesine de anında sert bir ses Keloğlan'ın kulaklarında yankılanmış: " Enayi altın kartal burada. Yumurtasını koruyor. "<br />
<br />
Keloğlan hızla geriye dönmüş. Burnunun dibinde koca bir kafa varmış. Bu, altın kartalın kafasıymış. Gözleri çakmak çakmakmış. Ama Keloğlan nereye kaçacakmış? Önünde altın kartal, arkasında uçurum varmış. Keloğlan üstten alsa olmaz, altın kartalla vuruşamaz. O zaman alttan almaya karar vermiş: " Sayın altın kartal, sizi saygıyla selamlarım. Bendeniz Keloğlan, kel kafalı bir oğlan. İsmim isminizin yanında sönük kalır. Güneşin yanında mum ışığının değeri olmaz. Kartallar dünyasında altın kartaldan değerlisi bulunmaz. Büyük, görkemli altın kartal. Dünyadaki kartalları toplasan bir altın kartal etmez. Yüz yıl, bin yıl, yüz bin yıl geçse bir altın kartal daha dünyaya gelmez. "<br />
<br />
" Sen neler diyorsun Keloğlan? Beni çok övüyorsun Keloğlan. Bu kadar büyük olduğumun farkında değildim. Sana yüz bin üstünden milyon verdim. " demiş altın kartal, kanatlarını çırpmış ve kendini uçurumdan aşağı bırakmış. Önce düşmüş, sonra yükselmiş. Çeşitli akrobasi hareketleri yapmış, taklalar atmış. İnanılmaz bir uçma yeteneğine sahip olduğunu ispatlamış.<br />
<br />
Altın kartal daha sonra Keloğlan'ın yanına yumuşak iniş yapmış. Keloğlan altın kartalı çılgınca alkışlamış. Bunun üzerine altın kartalın göğsü gururla kabarmış.<br />
Keloğlan: " Altın kartal artık bana müsaade, demiş, izin ver gideyim. "<br />
Altın kartal: " İzin senin Keloğlan. Git ve beni anlat, gördüklerini anlat. İnsanlar beni tanısın, altın kartal kimdir, bunu bilsin. Yıllardır insanlara görünmemeye çalıştım. Yabancı gözlerden uzak kalmayı diledim. Artık değiştim, bambaşka oldum. Buralarda sessizce yaşayıp yok olmak istemiyorum. Git ve beni dünyaya tanıt. "<br />
<br />
Keloğlan: " Seni herkese anlatırım, dünyaya tanıtırım ama şu yumurtayı bana vermelisin. Bir padişah var, senin yumurtanı çiğ olarak içerse sağlığına kavuşacak ve kızını bana verecek, evleneceğim. İnsanlar, bravo altın kartal diyecek, senin adını yüzyıllarca saygıyla anacak. "<br />
Altın kartal: " Yumurta senindir Keloğlan, al yumurtayı ve padişah sağlığına kavuşsun. " demiş. Keloğlan yumurtayı almış ve oradan ayrılmış. Padişah, altın kartalın yumurtasını içmiş. Kısa zamanda iyileşmiş ve kızını Keloğlan'a vermiş.<br />
<br />
Düğün günü sarayın bahçesinde davetliler eğlenirken, gökyüzünde altın kartal belirmiş. Kanatlarıyla Keloğlan'ı, Ayşe Sultan'ı, padişahı ve davetlileri selamlayan altın kartal gökyüzünde inanılmaz motifler sergilemiş, davetliler kendisini çılgınca alkışlamış.<br />
<br />
Keloğlan ile Ayşe Sultan evlenmişler, mutlu olmuşlar. Kızı evlendi diye padişah mutlu olmuş. Meşhur oldum diye altın kartal mutlu olmuş. Serdar Yıldırım bu masalı yazdı diye mutlu olmuş. Sen sayın okuyucu bu masalı okudum diye mutlu ol, istersen. Belki de asıl mutlu olması gereken sensin. Okuyucu olmasa yazar ne yazmış kıymeti olmaz. Yazıyı burada kesmesem bu masal bitmez. Keloğlan ermiş muradına bu masal da burada bitmiş.<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk Yıldız Olmuş - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-ataturk-yildiz-olmus-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Mon, 20 Oct 2025 13:35:33 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-ataturk-yildiz-olmus-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK YILDIZ OLMUŞ<br />
Atatürk yıldız olmuş<br />
Anadolu'yu aydınlatan<br />
Atatürk yıldız olmuş<br />
Dünya'yı aydınlatan.<br />
*        *        *        *<br />
Çok büyük ve görkemli<br />
Eşine rastlanmayan<br />
Bir rakibi olmayan<br />
Can üstüne can katan.<br />
*        *        *        *<br />
Atatürk yıldız olmuş<br />
Yüreği sevgi dolu<br />
Atatürk yıldız olmuş<br />
Beyni insanı seven.<br />
*        *        *        *<br />
Fetihe yanlış diyen<br />
Milletleri kollayan<br />
Çağ üstüne çağ atlayan<br />
Atatürk yıldız olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------<br />
<br />
YILDIZLAR SÖNMEZ<br />
Yıldızlar sönmez<br />
Atatürk bitmez<br />
Sen unutulursun<br />
Atatürk unutulmaz.<br />
*        *        *        *<br />
Atatürk vatan sevdasındaydı<br />
Çok seviyordu vatanını<br />
Saldıran düşmana karşı koydu<br />
Düşmanla savaştı, onu yendi.<br />
*        *        *        *<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran<br />
Atatürk'ü neden sevmiyorsun?<br />
Bir ömür bağışladığı için mi,<br />
O'nu kabul etmiyorsun?<br />
*        *        *        *<br />
Yanlışa düşme bundan sonra<br />
Atatürk'ü önder kabul et<br />
Çağdaş uygarlık yolunda <br />
Bir adım da sen at.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
---------------------------------------<br />
<br />
BOMBA YAĞMURU ALTINDA<br />
Bomba yağmuru altında<br />
Sürdürmek yaşamını<br />
Sonsuzluk ölçüsünde<br />
Ortaya koymak canını.<br />
*        *        *        *<br />
Ne varsa insanların korktuğu <br />
Bir torbaya doldurup<br />
Atmak Çanakkale'nin<br />
Söz dinlemez sularına.<br />
*        *        *        *<br />
Kışlar sert geçer boğazda<br />
1.5 yıl Çanakkale'de<br />
İngiliz, fransız savaş gemilerinin<br />
Ömür törpüsü bombalarının<br />
Katlettiği güzelim askerlerin.<br />
*        *        *        *<br />
Bunlar binlerce, on binlerce<br />
Anadolu için, genç nesiller için,<br />
Vazgeçtiler yaşamlarından <br />
Çocukları ve torunları<br />
Özgür ve bağımsız yaşasın diye.<br />
*        *        *        *<br />
Ey yeni neslin<br />
Özgür ve bağımsız insanı<br />
Çanakkale'de senin için,<br />
Feda ettiler yaşamlarını<br />
Sen bağırarak söylesene<br />
Özgürlük türküsünü.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------<br />
<br />
29-12-2023 tarihinde oynanamadı. <br />
<br />
SÜPER KUPA FİNALİ<br />
Çok iyi vurdular topa<br />
Elediler takımları<br />
Hedefleri Süper Kupa<br />
Hak ettiler alkışları.<br />
*        *        *        *<br />
İsimleri FB.  GS. <br />
Seyirciler maça gelse<br />
Futbolcular sahaya çıksa<br />
Açılsa  Atatürk pankartları.<br />
*        *        *        *<br />
İstiklal Marşı okunsa<br />
Stada coşku dolsa<br />
Seyirciler bir coşsa<br />
Ne dert kalır ne korku. <br />
*        *        *        *<br />
Bütün bunlar olmadı<br />
Takımlar sahaya çıkmadı<br />
Maç oynanmadı<br />
Türkiye'ye dönüldü.<br />
*        *        *        *<br />
İstiklal Marşı yasak<br />
Atatürk pankartı yasak<br />
Ey Arabistan, Arabistan <br />
Şu yasaklardan bir kurtulsan. <br />
<br />
SON<br />
<br />
----------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'Ü ÖRNEK ALDIM<br />
Kendime Atatürk'ü örnek aldım<br />
Yalnız kalmadım zirve yolunda<br />
Benden ayrılmak istese de özlemlerim<br />
Tutkularım bizi bir arada tuttu.<br />
*                *               *                *<br />
Fikrini söylemiştir Atatürk her konuda<br />
Yönlendirmiştir gelecek nesilleri <br />
İnsanlar mutlaka NUTUK'u okumalıdır<br />
NUTUK ışığında yolunu bulmalıdır.<br />
*                *               *                *<br />
Araştırmalıdır Atatürk'ün hayatını<br />
Olmalıdır konu hakkında bilgi sahibi<br />
Atatürk'ü önder kabul etmelidir<br />
İyiye, güzele doğru yol almalıdır.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------<br />
<br />
BEN TÜRKLÜĞÜ KURTARMA SEVDASINDAYIM<br />
Her millet kendi bayrağı altında özgür ve bağımsızdır<br />
Boyunduruğu altına giremez bir millet başka bir milletin <br />
Fikirler başkadır, düşünceler farklıdır<br />
Fikirler değiştirilemez tehditle, zor kullanmayla.<br />
*                *               *                 *<br />
Sen şuna inanıyorsun diye herkesten aynı davranışı bekleme<br />
Belki o şuna değil, buna inanıyordur<br />
Kıvrımları farklıdır insan beyninin<br />
Bir başkası yeşil diyebilir senin mavi dediğine.<br />
*                *               *                 *<br />
Irkını, kimliğini, kişiliğini araştır<br />
Bakalım sen bu araştırmada hangi seviyedesin<br />
Zirvede zannederken sen kendini <br />
Yeraltı mağarasında uyukluyor olabilirsin.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK YILDIZ OLMUŞ<br />
Atatürk yıldız olmuş<br />
Anadolu'yu aydınlatan<br />
Atatürk yıldız olmuş<br />
Dünya'yı aydınlatan.<br />
*        *        *        *<br />
Çok büyük ve görkemli<br />
Eşine rastlanmayan<br />
Bir rakibi olmayan<br />
Can üstüne can katan.<br />
*        *        *        *<br />
Atatürk yıldız olmuş<br />
Yüreği sevgi dolu<br />
Atatürk yıldız olmuş<br />
Beyni insanı seven.<br />
*        *        *        *<br />
Fetihe yanlış diyen<br />
Milletleri kollayan<br />
Çağ üstüne çağ atlayan<br />
Atatürk yıldız olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------<br />
<br />
YILDIZLAR SÖNMEZ<br />
Yıldızlar sönmez<br />
Atatürk bitmez<br />
Sen unutulursun<br />
Atatürk unutulmaz.<br />
*        *        *        *<br />
Atatürk vatan sevdasındaydı<br />
Çok seviyordu vatanını<br />
Saldıran düşmana karşı koydu<br />
Düşmanla savaştı, onu yendi.<br />
*        *        *        *<br />
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran<br />
Atatürk'ü neden sevmiyorsun?<br />
Bir ömür bağışladığı için mi,<br />
O'nu kabul etmiyorsun?<br />
*        *        *        *<br />
Yanlışa düşme bundan sonra<br />
Atatürk'ü önder kabul et<br />
Çağdaş uygarlık yolunda <br />
Bir adım da sen at.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
---------------------------------------<br />
<br />
BOMBA YAĞMURU ALTINDA<br />
Bomba yağmuru altında<br />
Sürdürmek yaşamını<br />
Sonsuzluk ölçüsünde<br />
Ortaya koymak canını.<br />
*        *        *        *<br />
Ne varsa insanların korktuğu <br />
Bir torbaya doldurup<br />
Atmak Çanakkale'nin<br />
Söz dinlemez sularına.<br />
*        *        *        *<br />
Kışlar sert geçer boğazda<br />
1.5 yıl Çanakkale'de<br />
İngiliz, fransız savaş gemilerinin<br />
Ömür törpüsü bombalarının<br />
Katlettiği güzelim askerlerin.<br />
*        *        *        *<br />
Bunlar binlerce, on binlerce<br />
Anadolu için, genç nesiller için,<br />
Vazgeçtiler yaşamlarından <br />
Çocukları ve torunları<br />
Özgür ve bağımsız yaşasın diye.<br />
*        *        *        *<br />
Ey yeni neslin<br />
Özgür ve bağımsız insanı<br />
Çanakkale'de senin için,<br />
Feda ettiler yaşamlarını<br />
Sen bağırarak söylesene<br />
Özgürlük türküsünü.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-----------------------------------------<br />
<br />
29-12-2023 tarihinde oynanamadı. <br />
<br />
SÜPER KUPA FİNALİ<br />
Çok iyi vurdular topa<br />
Elediler takımları<br />
Hedefleri Süper Kupa<br />
Hak ettiler alkışları.<br />
*        *        *        *<br />
İsimleri FB.  GS. <br />
Seyirciler maça gelse<br />
Futbolcular sahaya çıksa<br />
Açılsa  Atatürk pankartları.<br />
*        *        *        *<br />
İstiklal Marşı okunsa<br />
Stada coşku dolsa<br />
Seyirciler bir coşsa<br />
Ne dert kalır ne korku. <br />
*        *        *        *<br />
Bütün bunlar olmadı<br />
Takımlar sahaya çıkmadı<br />
Maç oynanmadı<br />
Türkiye'ye dönüldü.<br />
*        *        *        *<br />
İstiklal Marşı yasak<br />
Atatürk pankartı yasak<br />
Ey Arabistan, Arabistan <br />
Şu yasaklardan bir kurtulsan. <br />
<br />
SON<br />
<br />
----------------------------------------<br />
<br />
ATATÜRK'Ü ÖRNEK ALDIM<br />
Kendime Atatürk'ü örnek aldım<br />
Yalnız kalmadım zirve yolunda<br />
Benden ayrılmak istese de özlemlerim<br />
Tutkularım bizi bir arada tuttu.<br />
*                *               *                *<br />
Fikrini söylemiştir Atatürk her konuda<br />
Yönlendirmiştir gelecek nesilleri <br />
İnsanlar mutlaka NUTUK'u okumalıdır<br />
NUTUK ışığında yolunu bulmalıdır.<br />
*                *               *                *<br />
Araştırmalıdır Atatürk'ün hayatını<br />
Olmalıdır konu hakkında bilgi sahibi<br />
Atatürk'ü önder kabul etmelidir<br />
İyiye, güzele doğru yol almalıdır.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------<br />
<br />
BEN TÜRKLÜĞÜ KURTARMA SEVDASINDAYIM<br />
Her millet kendi bayrağı altında özgür ve bağımsızdır<br />
Boyunduruğu altına giremez bir millet başka bir milletin <br />
Fikirler başkadır, düşünceler farklıdır<br />
Fikirler değiştirilemez tehditle, zor kullanmayla.<br />
*                *               *                 *<br />
Sen şuna inanıyorsun diye herkesten aynı davranışı bekleme<br />
Belki o şuna değil, buna inanıyordur<br />
Kıvrımları farklıdır insan beyninin<br />
Bir başkası yeşil diyebilir senin mavi dediğine.<br />
*                *               *                 *<br />
Irkını, kimliğini, kişiliğini araştır<br />
Bakalım sen bu araştırmada hangi seviyedesin<br />
Zirvede zannederken sen kendini <br />
Yeraltı mağarasında uyukluyor olabilirsin.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ot Yiyen Kaplan - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://mediforum.net/konu-ot-yiyen-kaplan-serdar-yildirim.html</link>
			<pubDate>Thu, 11 Sep 2025 23:45:40 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://mediforum.net/member.php?action=profile&uid=2997">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://mediforum.net/konu-ot-yiyen-kaplan-serdar-yildirim.html</guid>
			<description><![CDATA[OT YİYEN KAPLAN<br />
Genç kaplan kafesinde, demir parmaklıklar ardında, sinirli ve hızlı adımlarla gidip geliyordu. Nedense bugün yüreğini sanki dikenli tel halatıyla sıkıyorlardı. Bu kafese kapatıldığından beri güneş birçok kereler doğup batmıştı. Bir aylık ya vardı ya yoktu. Ormanda gezintiye çıktığı gün avcılar yakalayıp bu hayvanat bahçesine satmışlardı. Daha o zamanlar boyu irice bir kedi boyu kadardı. Zamanla gelişip güçlendi. Kafesi dar değildi, ama o burada yaşamak istemiyordu. Özgür olmak, adını bile unutmaya başladığı, hayali gözlerinin önünden gitmeyen ormana kavuşmak, hayatına kendisi yön vermek istiyordu. İnsanlar akın akın geliyorlar, kafesin önünde durup dakikalarca, hayranlık dolu bakışlarla kendisini seyrediyorlardı.<br />
<br />
O akşamüstü ziyaretçilerin azaldığı zamanda bakıcı kafesi temizleyip, yıkadı. Akşam yemeği olarak yarım koyunu kafesin içine bıraktı. Kapıyı kilitledi, gitti. Bakıcısı kapıyı kilitleyip giderken, genç kaplanın beyninde bir şimşek çaktı. Kilidin yuvasına oturuşu ve anahtarın çevrilirken çıkardığı ses alışılmışın dışındaydı. Oldukça hassas kulakları onu yanıltmıyorsa, kapı tam olarak kilitlenmemişti. Kafese bırakılan eti yedikten sonra, her zamanki voltalarına başladı. Ziyaretçiler tekrar çoğalmaya başladılar. İnsanlar, akşam yemeklerini yemişler, eğlenmek, dinlenmek için parklara, bahçelere gidiyorlardı. Genç kaplanın yüreğini saran sıkıntı gitmiş, gitmiş, kilidin anahtar deliğinde sıkışmış kalmıştı. Gece yarısı, biraz da şansı yardım ederse, kafesten kaçıp ormanına, özgürlüğüne koşmayı deneyecekti.<br />
<br />
Hava iyice kararmış, vakit gece yarısını geçeli çok olmuştu. Görünürde kimseler yoktu. Genç kaplan güçlü pençeleriyle kapıya hızla asıldı. Tam olarak kilitlenmemiş kapı açılıverdi. Kafesten süratle dışarı fırladı. Sağ yola saptı. Bu yol ilerideki ağaçlıkta son buluyordu. Kafeste gidip gelmek, dışarıda koşmaya benzemiyordu. Oldukça yorulmuştu. Durup dinlendikten sonra hayvanat bahçesi duvarından atladı. Ormana doğru koşarak karanlıklarda kayboldu.<br />
<br />
Genç kaplan dağlar, tepeler aştı, soğuk sulardan içti. Üç gün üç gece sonra, sabah güneş doğarken, daha çok küçükken yakalanıp götürüldüğü büyük ormana vardı. Özgürdü artık, içi içine sığmıyordu. Neşeli neşeli yürürken karnının acıktığını hissetti. Kaçtığından beri heyecandan üç gündür bir şey yememişti. Sadece su içmişti. Kafeste sabah akşam bakıcısı et getirirdi. Avcılar yakalamadan önce annesi beslerdi. Fakat bu uçsuz bucaksız ormanda yaşam çok farklıydı. Şimdi ne annesi vardı, ne bakıcısı vardı. Kafesten kaçmadan önce düşünemediği bir şeydi bu: Ne ile karnını doyuracaktı?<br />
<br />
Böyle düşünüp yürürken, ilerideki otlukta bir geyik gördü. Geyik, arada sırada etrafına bakınıp tekrar ot yemeğe başlıyordu. Geyik, aniden koşmaya başladı. Aynı anda yan taraftaki çalılıktan iki kaplan fırladı. Biraz sonra geyiğin önüne iki kaplan daha çıkınca geyik dört yandan sarılmıştı. Belli kaplanlar geyiği yakalamak için tuzak kurmuşlardı. En iyi savunma hücumdu. Cesur geyik, son bir gayretle ileri atıldı. Kendisine en yakın kaplana sivri boynuzlarıyla müthiş bir kesme vurdu. Kaplan  sırtüstü yere yuvarlandı. hafif yana döndü. Önündeki ikinci kaplana da aynı şekilde vurmak istedi. Fakat tutturamadı. Peşinden gelen diğer kaplanlar da yetişmişti. Geyik, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üç tane kaplanla baş etmesi olanaksızdı. Kaplanlar, güçlü pençeleriyle vurarak geyiği yere yuvarladılar ve öldürüp yediler. Daha sonra çekilip gittiler.<br />
<br />
Genç kaplan, olduğu yerde donmuş kalmıştı. İnanılmaz gözlerle bakıyordu. Gördüğü bir vahşetti. Fakat orman kanunları böyleydi. Zayıf daha kuvvetliye yem oluyordu.“ Demek ki ” dedi, “ kaplanlar böyle karınlarını doyuruyorlarmış. Ben de kaplan olduğuma göre benim de canlıları avlayıp yemem lazım. Ben karnımı doyurmak için diğer hayvanları öldüremem. Kimse beni öldürmeye alıştırmadı. Öldürmeyi bilmiyorum ve öldürmenin gerekliliğine inanmıyorum. Geyik ot yiyerek besleniyordu. Gücü kuvveti yerindeydi. Ot yiyen hayvanlar güçlü oluyormuş. Başka çarem yok, ya aç kalacağım ya da ot yiyeceğim. Varsın “ kaplan ot yer mi “ varsın “ ot yiyen kaplan olur mu “ desinler.<br />
<br />
Aradan bir ay geçti. Ot yiyen kaplan ormanda aradığı huzuru bir türlü bulamadı. Kaplanlar onu aralarına kabul etmişlerdi, ama ormandaki yaşam ot yiyen kaplana ters geliyordu. Neden geyik, karaca, tavşan gördüklerinde aniden saldırganlaşıyorlardı. Onlar öldürmek için programlanmışlardı, yaşamak için öldürmek zorundaydılar. Bu tarafta bir kaplan ot yiyerek yaşıyordu, bunu da düşünmek lazımdı. Ot yiyen kaplan bir gün ormanda gezerken karşısına bir tavşan çıktı. Tavşanın kendisini görüp de kaçmamasına şaşırdı. Hayret, tavşan üstüne doğru geliyordu. Kenara çekilmek istedi, çekilemedi. Ayakları tutulmuştu. Tavşan, ot yiyen kaplana çarpıp sırtüstü düştü. Daha sonra yattığı yerden doğrulup onun yüzünü elledi, yanaklarını okşadı. “ Sen ot yiyen kaplan mısın? “ diye sordu. Ot yiyen kaplan gık diyemedi. Dili damağına yapışmıştı.<br />
Tavşan: “ Tabii canım, sen ot yiyen kaplansın. Ağzın öteki kaplanlar gibi kan kokmuyor. Bak ot yiyen, şöhretin kulağıma kadar geldi. Sen ormana alışamazsın, hayvanat bahçesine dönmelisin. Duyduğuma göre, kaplanlar senin gözlerinin önünde bazı hayvanları öldürüp, seni de öldürmeye alıştırmak isterlermiş. Eğer öldürmeye alışamazsan kaplanlar seni öldürürler. Sen beni dinle ve çek git buralardan “ dedikten sonra yürüyüp gitmek isterken az ilerdeki bir çukura düştü. Ot yiyen kaplan tavşanı çukurdan çıkardı ve onun yüzüne dikkatle bakınca göz çukurlarının boş olduğunu gördü. Gözleri yoktu bu tavşanın. Kör bir tavşan diye geçirdi içinden. Onu sırtına bindirdi ve yuvasına götürüp bıraktı.<br />
<br />
Ertesi gün kör tavşanı yuvasında ölü olarak bulan ot yiyen kaplan gözyaşlarını tutamadı. Şimdiye kadar kör tavşana dokunmayan kaplanlar onu ot yiyen kaplanın sırtında giderken görünce kıskanmışlar ve öldürmüşlerdi. Ot yiyen kaplanın yüreği nefretle doldu. Bu kadarı da fazlaydı artık. Ne istemişlerdi garip bir tavşandan. Son sürat koşarak kaplanların arasına dalan ot yiyen kaplan otuzdan fazla kaplana rest çekti. “ Kör tavşanı öldürmek kolay, sıkıysa gelin beni de öldürün. “ Kaplanların beklediği buydu zaten. Ot yiyen kaplanı çileden çıkarıp üstlerine saldırtacaklar sonra parça parça edeceklerdi. Evdeki hesap her zaman çarşıya uymazdı. Aniden ortalık karardı ve şiddetli bir yağmur başladı. Şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyordu. Kaplanlar sağa - sola kaçıştılar ama ot yiyen kaplan kaçmadı. Sırılsıklam oluncaya kadar bekledi. Yarım saat sonra yağmur dindi. Güneş açtı, ortalık aydınlandı. Ot yiyen kaplan gece yarısına kadar oralarda gezindi. Gelen giden olmadığını görünce beklemekten bıkıp uzaklaştı gitti. Orman işi buraya kadardı. O, şimdi hayvanat bahçesine dönmeye kararlıydı.<br />
<br />
Birkaç gün sonra sabaha karşı bakıcısı onu kafesin önünde beklerken buldu. Ot yiyen kaplan biraz sonra kafese girecek ve bakıcısı kapıyı üstüne kilitlerken, “ Kilit yeni değişti, bir daha kaçma numarasına kalkışamazsın, çünkü artık imkânsız “ demesine karşılık, içinden “ Yuvam burası, ben kafes kaplanıyım. Hem istesem de ormana gidemem. Bana göre değilmiş orası “ dedi.<br />
<br />
İki ay sonra kafesine dişi bir kaplan getirilince yüreği kıvançla doldu genç kaplanın. Eş oldular birbirlerine ve kaynaşıverdiler. Gün döndü, günler döndü, zaman geçti ve iki tane yavruları oldu. Neşelendi, mutlandı, huzur doldu yüreği ve genç kaplan artık kafesinde, demir parmaklıklar ardında sakin ve yavaş adımlarla gidip geliyordu.<br />
<br />
Ot yiyen kaplan günler birbiri ardına geçip gittikçe iki yavrusunun büyümesini gözlemlemeye başladı. Yavrularının gözleri açılsa, adım atsalar, onlar yürüseler, koşsalar, oyun oynasalar. Onların oyunlarına katılıp, birlikte gülüp, eğlenmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Kafesin bir köşesinde dişi kaplan yavrularıyla ilgilenirken, ot yiyen kaplan, karşı köşede onları izliyordu. Yavrular doğduktan sonra dişi kaplan, babaya, hiçbir şekilde onlara yaklaşma izni vermiyordu. Belki de, babalarının yavrularına bir zarar vereceği endişesini taşıyordu. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana, diye düşünen ot yiyen kaplan neden yavrularına zarar versindi? Belki ki, bu durum dişi kaplanın yaptığı içgüdüsel bir hareketti. Doğuştan ona odaklanmış, kaçmasına, kurtulmasına olanak bulunmayan düşünsel bir türevdi. Bu düşünsel türevin eksen açmazından kurtulmak onun için çok zordu. Zorun üstüne gitmek, çok daha büyük zorluk girdaplarına kapılmana sebep olurdu. Zorun üstüne gitmek yerine, kolay olanı seçer ve içten gelen güdüye evet dersen, her şey çok daha basit olurdu. Ot yiyen kaplan aradan bir ay geçmesine karşın, yavrularını bir kez bile koklamadan karşıdan bakar dururdu.<br />
<br />
Bir aylıklar, iki aylık oldular derken, dişi kaplanın izin vermesiyle birlikte, ot yiyen kaplan, iki yavrusuyla güreşmeye, şakacıktan kavga etmeye başlamıştı. Bu güreşmeler, şakacıktan kavgalar yavru kaplanların kaslarının gelişimi için gerekliydi. Hayat, tuzaklarla, engellerle doluydu. Her zaman güçlü olmalıydın, gözü açık durmalıydın. Bir an bile gözünü kırpmaya kalkmak hatalanmana sebebiyet verirdi. Hata yapan affedilmezdi. Hemen çökertme girişimi başlardı.<br />
<br />
Yavrular üç yaşına girmişti ki, boyları annesinin boyuna ulaşmıştı. Kocaman dört kaplana kafes dar geliyordu. Bu durum hayvanat bahçesi müdürünün gözünden kaçmamıştı. Onlara geniş, etrafı tel örgülerle çevrili, üstü açık, içinde ağaçlar olan bir bölüm hazırlatmış ve kaplanları buraya nakletmişti. Tel örgülere elektrik verilmesine karşın, kaplanlarla arasında kırılmaz, kalın camdan yapılmış kapılar vardı. Tel örgülerden sonra demir kafes, ondan sonra da yine kırılmaz kalın camdan yapılmış kapılar bulunuyordu. İnsanlar, kaplanları işte buradan seyrederlerdi.<br />
<br />
Ot yiyen kaplan eşine ve yavrularına çok küçükken avcılar tarafından yakalanıp bu hayvanat bahçesine getirildiğini daha sonra büyüdüğünde bir fırsatını bulup buradan kaçtığını, Büyük Orman’a gittiğini defalarca anlatmıştı. Ot yiyen kaplanın eşi ise, kurnaz avcıların şaşırtan tuzağından sonra annesi yanından uzaklaşınca avcılara yakalanmıştı. Avcılar, bunları bir arada görünce anneyi uzaklaştırmak için, teyp yardımıyla erkek kaplan kükremesi bağırtmışlardı. Anne kaplan kükremeyi duyunca, “ Büyük erkek geldi “ deyip o tarafa doğru koşarak uzaklaşmıştı. Yalnız kalan yavruyu yakalamak avcılar için zor olmamıştı. Yavru o zamanlar annesinin yarısı kadardı ve annesinin canlı yakalayıp getirdiği geyik, karaca yavrusu ve birkaç tavşanı boğazlayıp yemişti yani öldürmeyi öğrenmişti. Günlerden bir gün, ot yiyen kaplan kendilerine ayrılan bölümün arka tarafında ağaçlar arasında geziniyordu. Aniden tel örgülerin yanındaki bir delikten çıkan köstebeği gördü. Köstebek, sağa sola biraz koşturduktan sonra ot yiyen kaplanı görünce geldiği delikten girip gözden kayboldu. Ot yiyen kaplan tel örgülerin yanına geldiğinde köstebeği diğer tarafta gördü. O anda ot yiyen kaplanın aklına şöyle bir fikir geldi: Yerdeki bu delik benim geçebileceğim kadar geniş olsa karşıya çıkabilirim. Fikrinden eşini ve yavrularını haberdar ettikten sonra pençeleriyle toprağı kazmaya başladı. Ot yiyen kaplan gece yarısından sonra karşı tarafa çıktı. Hemen seslenip eşinin ve yavrularının yanına gelmesini sağladı. Birlikte koşarak özgürlüğe ilk adımlarını attılar. Hedefleri, Büyük Orman’dı.<br />
<br />
Ot yiyen kaplan ve ailesi, dağlardan, tepelerden geçerek, günler sonra Büyük Orman’a vardı. Özgürlük güzeldi, bağımsızlık güzeldi. Kim kendinde nasıl bir hak buluyordu da, yavru kaplanı annesinden ayırıp, esaret altında, tek başına, demir parmaklıklar arkasına atıyordu. Pek çok karanlık gecede ot yiyen kaplanın ağladığını ve anne gel, beni bu hapishaneden kurtar. Bebek bir kaplanı, suçu yokken acılar içinde bırakan şu insanları cezalandır, diyerek gözyaşı döktüğünü insanlar bilemezdi. İnsanların hayvanat bahçesi dedikleri, esir edilmiş canlılarla dolu esaret bahçelerinin haklı nedeni olabilir mi?<br />
<br />
Daha sonraki günlerde ot yiyen kaplan ve ailesinin Büyük Orman’daki yaşamı sürüp gitti. Dişi kaplan bir taraftan yavrularına öldürmeyi öğretirken diğer taraftan avlanarak ailesinin et ihtiyacını karşılıyordu. Ot yiyen kaplan ise, gelişmeleri soğukkanlılıkla izliyor, olanlara kendince yorumlar yapıyor ama onların işine karışmıyordu. Ot yiyen kaplan bir defasında yavrularına, öldürmeyi öğrenmeyin, ot yiyin demişti. Bunun üzerine yavruları ne dese beğenirsiniz: Biz ot yemeyiz, et isteriz.<br />
<br />
Bir gün ot yiyen kaplan, eşi ve iki yavrusuyla ormanın derinliklerinde gezerken, ilerideki kayalıklardaki mağara dikkatini çekti. Yanılmıyorsa bu mağara onun dünyaya ilk gözlerini açtığı mağaraydı. Mağaraya girip etrafı gezdiğinde yanılmadığını anladı. Mağara, annesi kokuyordu. Ama annesi mağarada yoktu. Anladığına göre, annesi gece burada yatmış, sabahleyin avlanmaya gitmiş ve daha geri dönmemişti. Büyük bir ihtimalle akşamüstü geri dönerdi.<br />
<br />
Aradan birkaç saat geçmişti ki, bir kaplan kükremesi duyuldu. Ot yiyen kaplan ve ailesinin başları sesin geldiği tarafa doğru döndü. Bir kaplan yavaş adımlarla gelerek mağaranın önünde durdu. Havayı kokladı. Tanıdık, tanımadık birkaç kaplan kokusu aldı. Daha sonra olanca gücüyle bağırdı: “ Kimseniz çıkın gövdenizi görelim. Saklanmayın korkaklar. “<br />
Ot yiyen kaplan annesinin kokusunu almış ve onu tanımıştı: “ Anne, benim güzel annem. Yıllar önce, şu ileride giderken, insan avcılar beni kaçırmıştı. Kim bilir, ne üzülmüşsündür? Yıllar sonra işte karşındayım. Bu eşim, bunlar da yavrularım. “<br />
Bunun üzerine anne kaplan: “ Mağaraya yaklaşırken, asla unutmadığım kokunu almıştım. Gel bakalım, oğlum benim. Yıllardır nerelerdeydin, neler yaptın? “<br />
Annesine sıkıca sarılan ot yiyen kaplan: “ İnsan avcılar beni çeşitli orman yaratıklarının bulunduğu bir bahçedeki kafese attılar. Büyüyünce bir gün firar ettim ve bu ormana gelip seni aradım. Ama diğer kaplanlar beni bu ormanda barındırmadılar. Ben de hata yapmamak için, geri döndüm. Bu, ikinci firarım. Artık zor dönerim oraya. “<br />
“ Gel oğlum, mağaramıza girelim. Sizler de gelin. “<br />
<br />
Ertesi gün ava çıkılmıştı. Anne kaplan bir geyiği kovalayarak yakalasın diye ot yiyen kaplanın üstüne sürdü. Geyik hızla koşarak ot yiyen kaplanın yanından geçip gitti.<br />
Anne kaplan şaşırmıştı: “ Ne oldu şimdi? Geyik gitti. Neden yakalamadın? Büyük bir ziyafet fırsatını kaçırdık. Bir kaplan geyiği neden yakalamaz? Dur bakalım. Yoksa sen ot yiyen kaplan mısın? Tabi ya. Avcılar seni götürdüğünde çok küçüktün ve sana öldürmeyi öğretmemiştim. Bu ormana ilk gelişinde kaplanlar sana öldürmeyi öğretmek istemişler fakat başaramamışlar. Arkadaş olduğun kör tavşanı öldüren kaplanlara meydan okumuşsun. O anda şiddetli bir yağmur başlamış ve seni kaplanların saldırısından korumuş. Eğer o yağmur başlamasa şimdi hayatta yoktun. “<br />
Bunun üzerine ot yiyen kaplan: “ Dur bakalım, anne. Yağmur beni değil, rest çektiğim otuzdan fazla kaplanı korudu. Sen atıp tutan kaplanlara sor bakalım: Neden hiçbiri karşımda duramamış? Neden kaçıp gitmişler? Yağmur bahane, benim kızgınlığımı görünce yüreklerinin yağı eridi. Savunmasız bir tavşan karşısında ejderha kesilenler, çil yavrusu gibi dağıldılar.”<br />
“ Kaplanlar kaçmasalardı, bazılarını öldürecek miydin? “<br />
Annesinin sözleri üzerine ot yiyen kaplan gülümsedi: “ Yok canım, ne öldürmesi? Onları döverdim.”<br />
Ot yiyen kaplan sonraki yıllar boyunca annesi ve ailesiyle birlikte yaşadı. Hayatın katı kurallarına daima karşı çıktı. Nasıl yaşayacağıma ve ne yiyeceğime ben karar veririm, dedi. Bu düşüncesini orman yaşayanlarıyla paylaştı. Her sabah doğan yeni güne, yeni umutlarla başladı.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:<br />
Masal Bahçesi - Masalcı Yayınları - Yayın Yılı: 2012 - Sayfa: 97-103<br />
Masal Kuşağı - Masalcı Yayınları - YayınYılı: 2012 - Sayfa: 163-169<br />
Hayvan Masalları - Yediveren Çocuk - YayınYılı: 2018 - Sayfa: 121-126<br />
İnternetten bulup alıyorlar. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım, okuyucuya güzel hikayeler sunmaktır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[OT YİYEN KAPLAN<br />
Genç kaplan kafesinde, demir parmaklıklar ardında, sinirli ve hızlı adımlarla gidip geliyordu. Nedense bugün yüreğini sanki dikenli tel halatıyla sıkıyorlardı. Bu kafese kapatıldığından beri güneş birçok kereler doğup batmıştı. Bir aylık ya vardı ya yoktu. Ormanda gezintiye çıktığı gün avcılar yakalayıp bu hayvanat bahçesine satmışlardı. Daha o zamanlar boyu irice bir kedi boyu kadardı. Zamanla gelişip güçlendi. Kafesi dar değildi, ama o burada yaşamak istemiyordu. Özgür olmak, adını bile unutmaya başladığı, hayali gözlerinin önünden gitmeyen ormana kavuşmak, hayatına kendisi yön vermek istiyordu. İnsanlar akın akın geliyorlar, kafesin önünde durup dakikalarca, hayranlık dolu bakışlarla kendisini seyrediyorlardı.<br />
<br />
O akşamüstü ziyaretçilerin azaldığı zamanda bakıcı kafesi temizleyip, yıkadı. Akşam yemeği olarak yarım koyunu kafesin içine bıraktı. Kapıyı kilitledi, gitti. Bakıcısı kapıyı kilitleyip giderken, genç kaplanın beyninde bir şimşek çaktı. Kilidin yuvasına oturuşu ve anahtarın çevrilirken çıkardığı ses alışılmışın dışındaydı. Oldukça hassas kulakları onu yanıltmıyorsa, kapı tam olarak kilitlenmemişti. Kafese bırakılan eti yedikten sonra, her zamanki voltalarına başladı. Ziyaretçiler tekrar çoğalmaya başladılar. İnsanlar, akşam yemeklerini yemişler, eğlenmek, dinlenmek için parklara, bahçelere gidiyorlardı. Genç kaplanın yüreğini saran sıkıntı gitmiş, gitmiş, kilidin anahtar deliğinde sıkışmış kalmıştı. Gece yarısı, biraz da şansı yardım ederse, kafesten kaçıp ormanına, özgürlüğüne koşmayı deneyecekti.<br />
<br />
Hava iyice kararmış, vakit gece yarısını geçeli çok olmuştu. Görünürde kimseler yoktu. Genç kaplan güçlü pençeleriyle kapıya hızla asıldı. Tam olarak kilitlenmemiş kapı açılıverdi. Kafesten süratle dışarı fırladı. Sağ yola saptı. Bu yol ilerideki ağaçlıkta son buluyordu. Kafeste gidip gelmek, dışarıda koşmaya benzemiyordu. Oldukça yorulmuştu. Durup dinlendikten sonra hayvanat bahçesi duvarından atladı. Ormana doğru koşarak karanlıklarda kayboldu.<br />
<br />
Genç kaplan dağlar, tepeler aştı, soğuk sulardan içti. Üç gün üç gece sonra, sabah güneş doğarken, daha çok küçükken yakalanıp götürüldüğü büyük ormana vardı. Özgürdü artık, içi içine sığmıyordu. Neşeli neşeli yürürken karnının acıktığını hissetti. Kaçtığından beri heyecandan üç gündür bir şey yememişti. Sadece su içmişti. Kafeste sabah akşam bakıcısı et getirirdi. Avcılar yakalamadan önce annesi beslerdi. Fakat bu uçsuz bucaksız ormanda yaşam çok farklıydı. Şimdi ne annesi vardı, ne bakıcısı vardı. Kafesten kaçmadan önce düşünemediği bir şeydi bu: Ne ile karnını doyuracaktı?<br />
<br />
Böyle düşünüp yürürken, ilerideki otlukta bir geyik gördü. Geyik, arada sırada etrafına bakınıp tekrar ot yemeğe başlıyordu. Geyik, aniden koşmaya başladı. Aynı anda yan taraftaki çalılıktan iki kaplan fırladı. Biraz sonra geyiğin önüne iki kaplan daha çıkınca geyik dört yandan sarılmıştı. Belli kaplanlar geyiği yakalamak için tuzak kurmuşlardı. En iyi savunma hücumdu. Cesur geyik, son bir gayretle ileri atıldı. Kendisine en yakın kaplana sivri boynuzlarıyla müthiş bir kesme vurdu. Kaplan  sırtüstü yere yuvarlandı. hafif yana döndü. Önündeki ikinci kaplana da aynı şekilde vurmak istedi. Fakat tutturamadı. Peşinden gelen diğer kaplanlar da yetişmişti. Geyik, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üç tane kaplanla baş etmesi olanaksızdı. Kaplanlar, güçlü pençeleriyle vurarak geyiği yere yuvarladılar ve öldürüp yediler. Daha sonra çekilip gittiler.<br />
<br />
Genç kaplan, olduğu yerde donmuş kalmıştı. İnanılmaz gözlerle bakıyordu. Gördüğü bir vahşetti. Fakat orman kanunları böyleydi. Zayıf daha kuvvetliye yem oluyordu.“ Demek ki ” dedi, “ kaplanlar böyle karınlarını doyuruyorlarmış. Ben de kaplan olduğuma göre benim de canlıları avlayıp yemem lazım. Ben karnımı doyurmak için diğer hayvanları öldüremem. Kimse beni öldürmeye alıştırmadı. Öldürmeyi bilmiyorum ve öldürmenin gerekliliğine inanmıyorum. Geyik ot yiyerek besleniyordu. Gücü kuvveti yerindeydi. Ot yiyen hayvanlar güçlü oluyormuş. Başka çarem yok, ya aç kalacağım ya da ot yiyeceğim. Varsın “ kaplan ot yer mi “ varsın “ ot yiyen kaplan olur mu “ desinler.<br />
<br />
Aradan bir ay geçti. Ot yiyen kaplan ormanda aradığı huzuru bir türlü bulamadı. Kaplanlar onu aralarına kabul etmişlerdi, ama ormandaki yaşam ot yiyen kaplana ters geliyordu. Neden geyik, karaca, tavşan gördüklerinde aniden saldırganlaşıyorlardı. Onlar öldürmek için programlanmışlardı, yaşamak için öldürmek zorundaydılar. Bu tarafta bir kaplan ot yiyerek yaşıyordu, bunu da düşünmek lazımdı. Ot yiyen kaplan bir gün ormanda gezerken karşısına bir tavşan çıktı. Tavşanın kendisini görüp de kaçmamasına şaşırdı. Hayret, tavşan üstüne doğru geliyordu. Kenara çekilmek istedi, çekilemedi. Ayakları tutulmuştu. Tavşan, ot yiyen kaplana çarpıp sırtüstü düştü. Daha sonra yattığı yerden doğrulup onun yüzünü elledi, yanaklarını okşadı. “ Sen ot yiyen kaplan mısın? “ diye sordu. Ot yiyen kaplan gık diyemedi. Dili damağına yapışmıştı.<br />
Tavşan: “ Tabii canım, sen ot yiyen kaplansın. Ağzın öteki kaplanlar gibi kan kokmuyor. Bak ot yiyen, şöhretin kulağıma kadar geldi. Sen ormana alışamazsın, hayvanat bahçesine dönmelisin. Duyduğuma göre, kaplanlar senin gözlerinin önünde bazı hayvanları öldürüp, seni de öldürmeye alıştırmak isterlermiş. Eğer öldürmeye alışamazsan kaplanlar seni öldürürler. Sen beni dinle ve çek git buralardan “ dedikten sonra yürüyüp gitmek isterken az ilerdeki bir çukura düştü. Ot yiyen kaplan tavşanı çukurdan çıkardı ve onun yüzüne dikkatle bakınca göz çukurlarının boş olduğunu gördü. Gözleri yoktu bu tavşanın. Kör bir tavşan diye geçirdi içinden. Onu sırtına bindirdi ve yuvasına götürüp bıraktı.<br />
<br />
Ertesi gün kör tavşanı yuvasında ölü olarak bulan ot yiyen kaplan gözyaşlarını tutamadı. Şimdiye kadar kör tavşana dokunmayan kaplanlar onu ot yiyen kaplanın sırtında giderken görünce kıskanmışlar ve öldürmüşlerdi. Ot yiyen kaplanın yüreği nefretle doldu. Bu kadarı da fazlaydı artık. Ne istemişlerdi garip bir tavşandan. Son sürat koşarak kaplanların arasına dalan ot yiyen kaplan otuzdan fazla kaplana rest çekti. “ Kör tavşanı öldürmek kolay, sıkıysa gelin beni de öldürün. “ Kaplanların beklediği buydu zaten. Ot yiyen kaplanı çileden çıkarıp üstlerine saldırtacaklar sonra parça parça edeceklerdi. Evdeki hesap her zaman çarşıya uymazdı. Aniden ortalık karardı ve şiddetli bir yağmur başladı. Şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyordu. Kaplanlar sağa - sola kaçıştılar ama ot yiyen kaplan kaçmadı. Sırılsıklam oluncaya kadar bekledi. Yarım saat sonra yağmur dindi. Güneş açtı, ortalık aydınlandı. Ot yiyen kaplan gece yarısına kadar oralarda gezindi. Gelen giden olmadığını görünce beklemekten bıkıp uzaklaştı gitti. Orman işi buraya kadardı. O, şimdi hayvanat bahçesine dönmeye kararlıydı.<br />
<br />
Birkaç gün sonra sabaha karşı bakıcısı onu kafesin önünde beklerken buldu. Ot yiyen kaplan biraz sonra kafese girecek ve bakıcısı kapıyı üstüne kilitlerken, “ Kilit yeni değişti, bir daha kaçma numarasına kalkışamazsın, çünkü artık imkânsız “ demesine karşılık, içinden “ Yuvam burası, ben kafes kaplanıyım. Hem istesem de ormana gidemem. Bana göre değilmiş orası “ dedi.<br />
<br />
İki ay sonra kafesine dişi bir kaplan getirilince yüreği kıvançla doldu genç kaplanın. Eş oldular birbirlerine ve kaynaşıverdiler. Gün döndü, günler döndü, zaman geçti ve iki tane yavruları oldu. Neşelendi, mutlandı, huzur doldu yüreği ve genç kaplan artık kafesinde, demir parmaklıklar ardında sakin ve yavaş adımlarla gidip geliyordu.<br />
<br />
Ot yiyen kaplan günler birbiri ardına geçip gittikçe iki yavrusunun büyümesini gözlemlemeye başladı. Yavrularının gözleri açılsa, adım atsalar, onlar yürüseler, koşsalar, oyun oynasalar. Onların oyunlarına katılıp, birlikte gülüp, eğlenmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Kafesin bir köşesinde dişi kaplan yavrularıyla ilgilenirken, ot yiyen kaplan, karşı köşede onları izliyordu. Yavrular doğduktan sonra dişi kaplan, babaya, hiçbir şekilde onlara yaklaşma izni vermiyordu. Belki de, babalarının yavrularına bir zarar vereceği endişesini taşıyordu. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana, diye düşünen ot yiyen kaplan neden yavrularına zarar versindi? Belki ki, bu durum dişi kaplanın yaptığı içgüdüsel bir hareketti. Doğuştan ona odaklanmış, kaçmasına, kurtulmasına olanak bulunmayan düşünsel bir türevdi. Bu düşünsel türevin eksen açmazından kurtulmak onun için çok zordu. Zorun üstüne gitmek, çok daha büyük zorluk girdaplarına kapılmana sebep olurdu. Zorun üstüne gitmek yerine, kolay olanı seçer ve içten gelen güdüye evet dersen, her şey çok daha basit olurdu. Ot yiyen kaplan aradan bir ay geçmesine karşın, yavrularını bir kez bile koklamadan karşıdan bakar dururdu.<br />
<br />
Bir aylıklar, iki aylık oldular derken, dişi kaplanın izin vermesiyle birlikte, ot yiyen kaplan, iki yavrusuyla güreşmeye, şakacıktan kavga etmeye başlamıştı. Bu güreşmeler, şakacıktan kavgalar yavru kaplanların kaslarının gelişimi için gerekliydi. Hayat, tuzaklarla, engellerle doluydu. Her zaman güçlü olmalıydın, gözü açık durmalıydın. Bir an bile gözünü kırpmaya kalkmak hatalanmana sebebiyet verirdi. Hata yapan affedilmezdi. Hemen çökertme girişimi başlardı.<br />
<br />
Yavrular üç yaşına girmişti ki, boyları annesinin boyuna ulaşmıştı. Kocaman dört kaplana kafes dar geliyordu. Bu durum hayvanat bahçesi müdürünün gözünden kaçmamıştı. Onlara geniş, etrafı tel örgülerle çevrili, üstü açık, içinde ağaçlar olan bir bölüm hazırlatmış ve kaplanları buraya nakletmişti. Tel örgülere elektrik verilmesine karşın, kaplanlarla arasında kırılmaz, kalın camdan yapılmış kapılar vardı. Tel örgülerden sonra demir kafes, ondan sonra da yine kırılmaz kalın camdan yapılmış kapılar bulunuyordu. İnsanlar, kaplanları işte buradan seyrederlerdi.<br />
<br />
Ot yiyen kaplan eşine ve yavrularına çok küçükken avcılar tarafından yakalanıp bu hayvanat bahçesine getirildiğini daha sonra büyüdüğünde bir fırsatını bulup buradan kaçtığını, Büyük Orman’a gittiğini defalarca anlatmıştı. Ot yiyen kaplanın eşi ise, kurnaz avcıların şaşırtan tuzağından sonra annesi yanından uzaklaşınca avcılara yakalanmıştı. Avcılar, bunları bir arada görünce anneyi uzaklaştırmak için, teyp yardımıyla erkek kaplan kükremesi bağırtmışlardı. Anne kaplan kükremeyi duyunca, “ Büyük erkek geldi “ deyip o tarafa doğru koşarak uzaklaşmıştı. Yalnız kalan yavruyu yakalamak avcılar için zor olmamıştı. Yavru o zamanlar annesinin yarısı kadardı ve annesinin canlı yakalayıp getirdiği geyik, karaca yavrusu ve birkaç tavşanı boğazlayıp yemişti yani öldürmeyi öğrenmişti. Günlerden bir gün, ot yiyen kaplan kendilerine ayrılan bölümün arka tarafında ağaçlar arasında geziniyordu. Aniden tel örgülerin yanındaki bir delikten çıkan köstebeği gördü. Köstebek, sağa sola biraz koşturduktan sonra ot yiyen kaplanı görünce geldiği delikten girip gözden kayboldu. Ot yiyen kaplan tel örgülerin yanına geldiğinde köstebeği diğer tarafta gördü. O anda ot yiyen kaplanın aklına şöyle bir fikir geldi: Yerdeki bu delik benim geçebileceğim kadar geniş olsa karşıya çıkabilirim. Fikrinden eşini ve yavrularını haberdar ettikten sonra pençeleriyle toprağı kazmaya başladı. Ot yiyen kaplan gece yarısından sonra karşı tarafa çıktı. Hemen seslenip eşinin ve yavrularının yanına gelmesini sağladı. Birlikte koşarak özgürlüğe ilk adımlarını attılar. Hedefleri, Büyük Orman’dı.<br />
<br />
Ot yiyen kaplan ve ailesi, dağlardan, tepelerden geçerek, günler sonra Büyük Orman’a vardı. Özgürlük güzeldi, bağımsızlık güzeldi. Kim kendinde nasıl bir hak buluyordu da, yavru kaplanı annesinden ayırıp, esaret altında, tek başına, demir parmaklıklar arkasına atıyordu. Pek çok karanlık gecede ot yiyen kaplanın ağladığını ve anne gel, beni bu hapishaneden kurtar. Bebek bir kaplanı, suçu yokken acılar içinde bırakan şu insanları cezalandır, diyerek gözyaşı döktüğünü insanlar bilemezdi. İnsanların hayvanat bahçesi dedikleri, esir edilmiş canlılarla dolu esaret bahçelerinin haklı nedeni olabilir mi?<br />
<br />
Daha sonraki günlerde ot yiyen kaplan ve ailesinin Büyük Orman’daki yaşamı sürüp gitti. Dişi kaplan bir taraftan yavrularına öldürmeyi öğretirken diğer taraftan avlanarak ailesinin et ihtiyacını karşılıyordu. Ot yiyen kaplan ise, gelişmeleri soğukkanlılıkla izliyor, olanlara kendince yorumlar yapıyor ama onların işine karışmıyordu. Ot yiyen kaplan bir defasında yavrularına, öldürmeyi öğrenmeyin, ot yiyin demişti. Bunun üzerine yavruları ne dese beğenirsiniz: Biz ot yemeyiz, et isteriz.<br />
<br />
Bir gün ot yiyen kaplan, eşi ve iki yavrusuyla ormanın derinliklerinde gezerken, ilerideki kayalıklardaki mağara dikkatini çekti. Yanılmıyorsa bu mağara onun dünyaya ilk gözlerini açtığı mağaraydı. Mağaraya girip etrafı gezdiğinde yanılmadığını anladı. Mağara, annesi kokuyordu. Ama annesi mağarada yoktu. Anladığına göre, annesi gece burada yatmış, sabahleyin avlanmaya gitmiş ve daha geri dönmemişti. Büyük bir ihtimalle akşamüstü geri dönerdi.<br />
<br />
Aradan birkaç saat geçmişti ki, bir kaplan kükremesi duyuldu. Ot yiyen kaplan ve ailesinin başları sesin geldiği tarafa doğru döndü. Bir kaplan yavaş adımlarla gelerek mağaranın önünde durdu. Havayı kokladı. Tanıdık, tanımadık birkaç kaplan kokusu aldı. Daha sonra olanca gücüyle bağırdı: “ Kimseniz çıkın gövdenizi görelim. Saklanmayın korkaklar. “<br />
Ot yiyen kaplan annesinin kokusunu almış ve onu tanımıştı: “ Anne, benim güzel annem. Yıllar önce, şu ileride giderken, insan avcılar beni kaçırmıştı. Kim bilir, ne üzülmüşsündür? Yıllar sonra işte karşındayım. Bu eşim, bunlar da yavrularım. “<br />
Bunun üzerine anne kaplan: “ Mağaraya yaklaşırken, asla unutmadığım kokunu almıştım. Gel bakalım, oğlum benim. Yıllardır nerelerdeydin, neler yaptın? “<br />
Annesine sıkıca sarılan ot yiyen kaplan: “ İnsan avcılar beni çeşitli orman yaratıklarının bulunduğu bir bahçedeki kafese attılar. Büyüyünce bir gün firar ettim ve bu ormana gelip seni aradım. Ama diğer kaplanlar beni bu ormanda barındırmadılar. Ben de hata yapmamak için, geri döndüm. Bu, ikinci firarım. Artık zor dönerim oraya. “<br />
“ Gel oğlum, mağaramıza girelim. Sizler de gelin. “<br />
<br />
Ertesi gün ava çıkılmıştı. Anne kaplan bir geyiği kovalayarak yakalasın diye ot yiyen kaplanın üstüne sürdü. Geyik hızla koşarak ot yiyen kaplanın yanından geçip gitti.<br />
Anne kaplan şaşırmıştı: “ Ne oldu şimdi? Geyik gitti. Neden yakalamadın? Büyük bir ziyafet fırsatını kaçırdık. Bir kaplan geyiği neden yakalamaz? Dur bakalım. Yoksa sen ot yiyen kaplan mısın? Tabi ya. Avcılar seni götürdüğünde çok küçüktün ve sana öldürmeyi öğretmemiştim. Bu ormana ilk gelişinde kaplanlar sana öldürmeyi öğretmek istemişler fakat başaramamışlar. Arkadaş olduğun kör tavşanı öldüren kaplanlara meydan okumuşsun. O anda şiddetli bir yağmur başlamış ve seni kaplanların saldırısından korumuş. Eğer o yağmur başlamasa şimdi hayatta yoktun. “<br />
Bunun üzerine ot yiyen kaplan: “ Dur bakalım, anne. Yağmur beni değil, rest çektiğim otuzdan fazla kaplanı korudu. Sen atıp tutan kaplanlara sor bakalım: Neden hiçbiri karşımda duramamış? Neden kaçıp gitmişler? Yağmur bahane, benim kızgınlığımı görünce yüreklerinin yağı eridi. Savunmasız bir tavşan karşısında ejderha kesilenler, çil yavrusu gibi dağıldılar.”<br />
“ Kaplanlar kaçmasalardı, bazılarını öldürecek miydin? “<br />
Annesinin sözleri üzerine ot yiyen kaplan gülümsedi: “ Yok canım, ne öldürmesi? Onları döverdim.”<br />
Ot yiyen kaplan sonraki yıllar boyunca annesi ve ailesiyle birlikte yaşadı. Hayatın katı kurallarına daima karşı çıktı. Nasıl yaşayacağıma ve ne yiyeceğime ben karar veririm, dedi. Bu düşüncesini orman yaşayanlarıyla paylaştı. Her sabah doğan yeni güne, yeni umutlarla başladı.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:<br />
Masal Bahçesi - Masalcı Yayınları - Yayın Yılı: 2012 - Sayfa: 97-103<br />
Masal Kuşağı - Masalcı Yayınları - YayınYılı: 2012 - Sayfa: 163-169<br />
Hayvan Masalları - Yediveren Çocuk - YayınYılı: 2018 - Sayfa: 121-126<br />
İnternetten bulup alıyorlar. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım, okuyucuya güzel hikayeler sunmaktır.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>